GÜMÜŞHANE HALK KÜLTÜRÜ

Sözlü Edebiyat

Adlandırmalar

Türklerin hayatının hemen bütün safhalarında ad alma, ad kazanma, ad verme işlemleri önemli bir yer tutar. Yaşayış tarzından ortaya çıkan anlayışların, inançların, davranış biçimlerinin yattığı bu işlemlerin büyük bir kısmı, yakın zamanlara kadar hayatımızı yönlendirmiştir. Eski Türklerde çocuklara doğduğu sırada, çevrelerinde gördükleri eşyalardan, beğendikleri insanlardan veya o sıralarda olan olaylardan birinin adı verilirdi. Anadolu’da ad verme geleneği genel olarak aynıdır.

İnsan İsimleri

Yörede çocuk beklenen bir evde en önemli işlemlerden birisi de doğacak çocuğa isim seçilmesidir. Bazı hadis rivayetlerinde ad verme konusunda zikredilen hükümler gelenekleşmiştir. Bunlara göre çocuğa ad, doğumunun üçüncü ya da yedinci günü takılır. Çocuğun adını babası, büyükbabası, baba tarafı, anneannesi, akrabası, ailede okumuş olan bir kimse,  ebesi, erkek çocukların adını yaşlı erkekler, kız çocukların adını yaşlı kadınlar koyabilir. Çocuğa isim verilirken aile büyüklerinin ismi önceliklidir. Resulü Ekremin, ehli beytin, din büyüklerinin, tarihi şahsiyetlerin ve yörede saygınlık kazanmış kişilerin isimleri verilebilmektedir.

Ramazan ayında doğan çocuklara Ramazan, Şaban ayında doğan çocuklara Şaban, Recep ayında doğan çocuklara Recep, Sefer ayında doğanlara Sefer, arife gününde doğan erkek çocuklara Arif, kız çocuklara Arife adları verilir.

Ad koyma merasiminde güneş doğduktan sonra, ailenin en büyük erkeği, abdestli olarak, başı sağda, yüzü kıbleye dönük olan bebeği kucağına alır, yavaş sesle ezan okur. Sonra bebeğin kulağına üç kez adını fısıldar. Bu işlemin hocalara yaptırıldığı da olur.

Göbek adı, bebeğin göbeğinin kesilmesi sırasında çocuğa verilen ilk addır. İnanca göre, insan öbür dünyada göbek adı ile çağrılırmış. Yörede kullanılan en yaygın göbek adları erkek çocuklar için “Muhammet”, kız çocuklar için “Fatma”dır.

Çocukları yaşamayarak ölen aileler, son doğan çocuklarının yaşamını sağlayacağı inancıyla ona, aşağıda belirtilen adlardan birini takarlar: Dursun, Hayati, Durmuş, Yaşar, Baki, Durali, Durhasan, Duran, Durdu. Arka arkaya kız çocukları olan aileler, erkek çocuk isteklerinin yerine gelmesini sağlamak için son doğan çocuklarına Döne, Döndü, Yeter adlarından birini takarlar.

Çocuğu olmayan aileler, çocukları olunca bunu Allah'ın(cc) bir bağışı olarak kabul eder, doğan çocuğa Hüdaverdi, Allahverdi, Tanriverdi gibi adlar verilir.

Lakaplar

Aynı adı taşıyan kardeşler ya da kardeş olmayanları birbirinden ayırmak için, isimlerinin başına konulan büyük, küçük, sarı vb. gibi sıfatlardan her- birine "takma ad" denir.

Yer Adları

Günümüzdeki birçok yer adı, eski dönemlerde oluşmuştur ve geçmişte yaşayan insanlar arasında bu konuda değişik efsane ve rivayetler ortaya çıkmıştır.

İnsanlar toplumsal sınıflara ayrılmaya başladıktan sonra, hükümran sınıf kendi çıkarlarını korumak için, birçok efsane ve rivayeti kendisinin sayarak, aslında efsane ve rivayetlere bağlı olarak ortaya çıkan yerlere bağlı çevreyi genişleterek adlarını da karmakarışık bir hale getirdiler.

Gümüşhane yöresinde yerleşim yerlerinin, dağların, nehirlerin ve ovaların adlarıyla ilgili çeşitli rivayetler ve efsaneler halk arasında anlatılmaktadır.  Bu anlatıların çoğu ses benzetmesi ve kelimenin anlamıyla örtüşecek bir öykünün yer adıyla birleştirilmesi şeklindedir.

Yörede de kadırga isminin Kadir Ağa’dan, Güvende isminin Güvenç Abdal’dan, Burgu Baba dağının isminin Barak Baba’dan geldiği şeklinde çok sayıda söylence mevcuttur.

Yer Adlarıyla İlgili Efsaneler

Ahtabur Gölü: Çetin geçen bir kış mevsimidir. Savaş yıllarıdır. Kar ve fırtınayla birlikte oluşan çığ gölün üzerini bir kar tabakasıyla kaplar. Gece yürüyüşüyle araziden geçmekte olan bir tabur asker tipi ve fırtına nedeniyle önünü göremeyecek haldedir. Üzeri karla kaplı göle düşer askerler. Bir tabur asker boğulur. Askerleri daha açık bir yürüyüşle komuta eden yüzbaşı askerlerinin suya düşmesiyle birlikte:

            —Ah taburum, diye feryat eder.

Bu olaydan sonra Kara gölün adı Ahtabur gölü olarak anılmaya başlar.

Şiran: Şiran ilçesinin isminin seyran kelimesinden dönüştüğü rivayet edilir. Otlukbeli Savaşında Fatih Sultan Mehmet, ordusuyla bugün adını Şiran olarak söylediğimiz ilçemizden geçer. Kasabanın doğusunda bulunan Deve Yokuşu adlı yerden dönüp bakınca gördüğü manzarayı çok beğenir. Deve yokuşunun kuzey-doğusundaki Arap Tepe’ye çıkar. Manzara iki kat güzelleşmiştir. Fatih Sultan Mehmet, gördüğü bu güzellik karşısında yanındakilere seslenir:

Çok güzel, çok harika bir köy, buranın ismi “seyran” olsun.

Fatih Sultan Mehmet’in verdiği seyran ismi zamanla halk ağzında değişerek “Şeyran” olmuş.

Söğüteli: Tarihi bilinmemekle beraber adamın biri son güzde burada hayvanlarını otlatmaktadır. Kış ayına girerken, kırağı veya kar yağar ve burada kalmak zorunda kalır. Orada da büyük bir söğüt ağacı bulunmaktadır. Söğüt ağacının gövdesinde büyük bir oyuk veya derin bir in varmış. Adam bu söğüdün ininde ailesiyle birlikte kışlamış. Kış sona erdiğinde ilkbahar aylarına doğru sahilden, sağdan, soldan gelen insanlar adama kışı nerede geçirdiğini sorarlar. Adam da kışı ailesiyle birlikte söğüdün ininde geçirdiğini söyler. O günden bu güne Söğüt ini sözü söyleyişte değişerek Söğüteli Köyü olarak günümüze gelmiştir.

Törnük: Kürtün ilçesine bağlı Günyüzü (Törnük) köyünün kurucusunun Oğuzların Çepni boyuna mensup bir şahıs olduğu kendisine ve emrindeki askerlerine “Tur eri”, “Törnük eri” şeklinde hitap edildiği, kendisinin köyün kurucusu olması sebebiyle köye adını verdiği rivayet edilmektedir. Törnük köyünün adının köyün kurucusu olan bir ulu zatın  “Kabız olan müritlerini, sıcak fırın (tennur) üzerine oturtup, su içirip terleterek tedavi etmesi üzerine, "Tennuri" lakabını aldığı ve koyün adının Tennur kelimesinden dönüştüğü rivayet edilir. Köyün güney yamaçta kurulması ve sıcak yurt anlamında olduğundan adının törnük olarak telaffuz edildiği de söylenmektedir. Köye adını veren Tennurî adlı zatın Günyüzü köyü mezarlığında eşi ile birlikte metfun olduğu ve bulunduğu yerin “ocak” diye tabir edildiği bilinmektedir. Eskiden patika yoldan giderken bu zatın kabrinin doğrusuna gelindiğinde kıbleye dönerek fatiha okunurdu.  Diğer bir rivayette ise Sultan Tennurî hazretlerinin köye geldiğinde yörede bulunan Rum İmparatorluğuna bağlı yöre beyinin kızına âşık olduğu anlatılır. Sultan Tennurî Müslüman olan bu kızla evlenince Müslüman olan kıza ''Dönük Sultan” adı verilir. Dönük kelimesi zamanla değişerek Törnük olur.

Kırıntı: Kırıntı adı kuvvetle muhtemel olarak eski bir Türk boyu olan “Kırıntı Obası”ndan gelmektedir. Köyün sakinlerinin ekseriyeti Anadolu’nun çeşitli bölgelerine dağılmış olan bu Kırıntı boyuna mensupturlar. Bu bilgiye rağmen yörede “Kırıntı” adına dair şu söylence anlatılır: Eskiden  “Kırıntı köyü” hep ormanmış. Köyün bulunduğu araziye gelen Türkmenler bu ormanın içine yerleşmişler. Yakmak için, tarla açmak için hep ormanı kırmışlar. Ormanı kırma işlemi nedeniyle köyün adı “Kırıntı” kalmış.

Tamzı: Merkeze bağlı Tamzı köyünün adına dair şöyle bir rivayet anlatılır. Yörede yerleşip yurt edinmek için yer arayan göçerler etrafı ormanlık ortası düzlük bir alanda mola vermişler. Meydanın ortasından fışkırarak akan sudan bir yudum içen oba beyi “tam su” diye mırıldanmış. Suyu ve araziyi beğenen göçerler buraya yerleşerek köy kurmuşlar. Kurulan köyün adı “tam su” ifadesinden dönüşerek “Tamzı” olarak kalmış.

Karaca Efsanesi (Şiran): Şiran ilçe merkezinin ne zaman kimler tarafından kurulduğu hakkında kesin bir rivayet bulunmamaktadır. İlçenin merkezi “karaca” adıyla da anılır. Karaca kelimesi “Karaca Baba” adlı bir tasavvuf ulusundan gelmektedir. Rivayete göre Karaca Baba Şiran’a yerleşen ve burada Türk yerleşimini sağlayan öncü göçebe dervişlerdendir. O tarihlerde Şiran’ın bulunduğu coğrafyada geyik ve karaca sürüleri dolaşıyormuş. Karaca Baba, geyiklerle ve karacalarla birlikte dolaşırmış. Halkın mana önderi saydığı Karaca Baba’nın adı ilçe merkezine ad olmuştur ve yöre halkı hala ilçe merkezini karaca olarak adlandırmaktadır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde Şiran ilçe merkezinin bir adının da Karaca olduğunu söylemekte ve bunu bölgede yaz kış görünen karaca hayvanlarının çok olmasından kaynaklandığını belirtmektedir.

Atasözleri

Yöredeki atasözlerinde hayatı algılama, olayları yorumlama, varlığı sahiplenme tarzı kendine özgüdür.  Atasözlerinin çoğunda kelimeler kendi anlamlarında kullanılmaz.  Cümleler kurulurken genelde somutlaştırma yapılır. Genellikle kelimeler benzetme, örnekleme gibi yöntemlerle başka anlamlarda kullanılarak anlatıma şiirsel bir güzellik katılır. Birçok atasözünün dizeler biçiminde oluşu şiirsel anlatıma verilen önemi gösterir.

 

Aba zamanı yaba, yaba zamanı aba.

Abdestsiz sofuya namaz dayanmaz.

Abrulun onunda ya on horum ot, ya öküzün gönünü kurut .

Acemi katır kapı önünde yük indirir.

Acemi öküz boyunduruk kırar.

Acıkan doymam, susayan kanmam sanır.

Acındırsan arsız olur, acıktırsan hırsız olur.

Aça dokuz yorgan örtmüşler, yine uyuyamamış.

Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü.

Adam eşeğinden, kadın döşeğinden belli olur.

Ağaçtan maşa, aptaldan paşa olmaz .

Ağır kazan geç kaynar.

Ağustos ayında beyni kaynayanın, zemheride kazanı kaynar.

Akıl odur dünya için gam yiye, kimse bilmez kim kazana kim yiye.

Akıllı evladın var, neylersin malı, akılsız evladın var neylersin malı.

Al elmaya taş atan çok olur.

Allah uçamayan kuşa alçacık dal verir.

Alma açtan ekşi maya, ya taş keser yahut kaya.

Ambarda kalan sıçan aç kalmaz.

Ana ekmeği küçük pişirir, çocuklar iki aşırır.

Anasına bak, danasını al.

Arkalı it kurdu boğar.

Armudu say ye, elmayı soy ye.

At beslenende, kuş seslenende, kız istenende güzeldir.

Atına bakan ardına bakmaz.

Avradı er zapt etmez, ar zapt eder.

Ayının kırk türküsü vardır, kırkıda armut üstüne.

Az yiyen melek olur, çok yiyen helak olur.

Baba evi meydan evi, koca evi zindan evi.

Baca eğri dahi olsa, duman doğru çıkar.

Baktın martın dokuzu, sal çayıra öküzü.

Besledik büyüttük danayı, şimdi tanımaz oldu anayı.

Bin atın varsa bin dinlen, bir atın varsa in dinlen.

Binde bir geline yere gül döşerler, her gün geline yere kül döşerler.

Bir koyundan iki post çıkmaz.

Boş torbaya at kişnemez.

Cıhız mahanayı sever.

Çağrılan yere git ar etme, çağrılmayan yere gidip yerini dar etme.

Çiftçinin ambarı, sabanın ucundadır.

Çürük iple kuyuya inilmez.

Dadanan kudurandan beterdir.

Dağda öküz, düğünde kız seçilmez.

Dana emmiyor, inek almıyor.

Dana mereği uşak tereği tüketir.

Dana öldü hap kesildi, inek öldü hep kesildi.

Deli deliden, imam ölüden hoşlanır.

Demirci ölmüşte evinde kazma kürek bulunmamış.

Dışarıdan horon kolay görünür.

Dilenciye hıyar vermişler, eğri diye beğenmemiş.

Dişin ağrıdı çek kurtul, komşun kötü kaç kurtul.

Dut kurusuyla yar sevilmez.

Düğüne giden oynar, ölüye giden ağlar.

Eğer karın çirkin ise ölü senin evinde gir ağla çık ağla, eğer karın güzel ise düğün senin evinde gir oyna çık oyna.

Ek tohumun arısını, bitmezse bitmesin, koş öküzün irisini çekmezse çekmesin.

Elmanın altı göl, armudun altı yol.

Erin seni sağ sever, komşun seni tok sever.

Evde yatıp da değirmende nöbet tutulmaz.

Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş.

Halının tozu, delinin sözü tükenmez.

Harman yel ile düğün el ile olur.

Herkes aklını pazara çıkarmış, yine kendi aklını beğenmiş.

Hırs gelir göz kararır, hırs geçer yüz kararır.

Irgat gibi kazan, bey gibi ye.

İki metre basma eder adamı yosma.

İt gitti yazıya, meydan kaldı tazıya.

Kırk gün kar yağar, bir gün av olur.

Koca ekmeği meydan ekmeği, oğul ekmeği zindan ekmeği.

Koca kafa içi boş, tut kulağından çifte koş.

Odun odunu yarar, ahmak kendini yorar.

Oğlan gider it getirir, kız gider yiğit getirir.

Ölmüş eşek nallı olur, ölen adam ballı olur.

Sac düzen aldı hamur tükendi, ev düzen aldı ömür tükendi.

Seçen, seçintiye düşer.

Selin önü alınır, elin önü alınmaz.

Sen zot, ben zot, kim verecek mala ot.

Sofrada elini, mecliste dilini kısa tut.

Tabancanın dolusu bir kişiyi, boşu kırk kişiyi korkutur.

Tarlayı düz al, karıyı kız al.

Tavuk kakar böcüğü, öğretir cücüğü.

Varsa pulun, herkes kulun yoksa pulun, dardır yolun.

Yatan ölmez, yeten ölür.

Yaz gelince yazı yaban yurt olur, kara koyun mor sürüye kurt olur.

Yetim demiş, ‘ben güldüm’ felek demiş, ‘ben nerdeydim’.

Deyimler

Abuğuna galmah (kalmak): Bakılmaya muhtaç duruma düşmek.

Aç gezip tok sallanmak: Geçim durumu iyi olmadığı halde iyi imiş gibi davranmak.

Aç karın dik burun: Ekonomik durumu iyi olmadığı halde kimseye mihneti olmayanlar, iş beğenmeyenler için söylenir.

Ağaç meşenin, öküz paşanın: Yaptıkları işte özenli davranmayanlar, başkasının işini ve malını istismar edenler için kullanılır.

Ağız değil lor gudisi: Düzgün ve güzel konuşmayanlar için kullanılır.

Ağız yansılamak: Karşısındakinin söylediklerini, alaylı biçimde tekrar ederek onu kızdırmak.

Ağzına kumbuz vurmak: Söylediği söz nedeniyle birini cezalandırmak isteği.

Ağzının kalayını vermek: Birine hak ettiği sözü söylemek, ona dersini vermek.

Aha halım, aha çulum: Yoksul ve düşkün hali anlatmak için kullanılır.

Altı ayın emeği, deli kızın yumağı: Büyük emeklerle kazanılanı bir anda ve gereksiz bir biçimde harcamak.

Anamın aşı, tandırın başı: Kendi yerine çalışmak, gurbette çalışmaktan iyidir.

Avur zavur etmek: İleri geri konuşmak, sevimsiz sözler söylemek.

Aziz teziz etmek: Misafire çok fazla ikramda bulunmak.

Başı su görmek: Erginlik yaşına ve durumuna gelmek.

Bıcırganlık etmek: Bile bile işleri karıştıracak, bozacak, başkalarına zarar verecek davranışlarda bulunmak.

Bıllık oyunu: Çocuk oyunu. “Bıllık oyunu mu sandın” soru biçimiyle kullanılır. “Kolay mı sandın” anlamına gelir.

Bızdık atmak: Sevinmek.

Bir ekmeğin toku, yarım ekmeğin acı: Yerine göre hem cömert hem tutumlu olmayı becerenler için söylenir.

Bürük çalmak: Ağız ve burunu yaşmakla kapatmak.

Camız Bayburt’ta, Çil Ali göl yapıyor: Gerçekleşmemiş işe güvenerek davranışta bulunmak.

Can getirip de dayanmak: Dayanılması çok zor işler karşısında söylenir.

Cırım cırım etmek: Tırmalamak.

Cingenlik etmek: Cimrilik etmek.

Cücük çıkaramamak: Kurnaz ve uyanık kişilerle iş yapmaya çalışanlar için; sen onların arasında başarılı olamazsın” anlamında söylenir.

Çayırlamak: Sövmek, küfretmek.

Çökelik, yemesek dökerik: Sonundan emin olunmayan bir işe girişmek.

Dad dirlik vermemek: Huzur bozmak, rahatsız etmek.

Dağlayıp dökmek: Karşısındakini çok azarlamak.

Deh deyip yapıştırmak: Dövmek.

Dırcık atmak: Sevinmek.

Dibiyle bacasıyla anlatmak: Etraflıca, ayrıntılarıyla anlatmak.

Düğün benim, telaşı babamın: Başkasının emeği ve kazncıyla geçinenler için kullanılır.

Ekmeği dizinde olmak: Yapılan iyiliği tez unutmak.

Elden alım, ele verim; kel başımı sele verim: Başkasından alınan bir şeyin kendisine verilmesini isteyene söylenir.

Evinde yok sokariç tavası at almaktan gitmez havası: Gereksiz övünenler için söylenir.

Fel getirmek: Gözü doymamak.

Fet etmek: Yanlış ve eksik iş yapanların iyi bir iş yapmış gibi davranmaları halinde onları yermek için kullanılır.

Fırfırığnı çevirmek: Kendi çıkarına bir takım dolaplar çevirmek.

Fırık fırık dönmek: Bir şeyi arayıp bulmak için çok dolaşmak.

Gabala vermek: Bir işin yapılmasını götürü olarak başkasına vermek.

Gadasını almak: Başkasına gelecek belaları üstlenmek, günahlarını almak.

Gav çığnamak: Çok kötü horon oynayanlara şaka yollu söylenir.

Gördüğünden göz kirası, işittiğinden kulak parası: Açgözlü, doyumsuz olan, talepleri bitmeyen insanlar için söylenir.

Gugulunu havaya atmak: Sevinmek. Sevinçli bir haber alanlar başlarındaki şeyi havaya atıp sıçramalarını anlatır. Gugul, yünden örülmüş, tepesi püsküllü başlıktır.

Gukgu kalmak: Kimsesiz, tek başına kalmak.

Gurban olam tipiye, sürdü getirdi gapıya: Hiç umut edilmeyen birinden iyilik görülmesi durumunda söylenir.

Gün battı gâvur yattı: Erken yatanlar için söylenen bir kınama sözüdür.

Güzele güveç kapağı: Güzele ne giydirseniz yakışır.

Hacil olmak: Utanmak, mahcup olmak.

Halaput çıkarmak: Kavga etmek.

Haray çalmak: Bir iş için akşamlara kadar dolaşıp durmak.

Herge yıkmak: En sonunda yola gelmek. İnadından vazgeçmek.

Hıldır hışır olmak: Çok fazlaca yorulmak.

Hışırı çıkmak: Çok yorulmak.

Hora geç(me) mek: Makbule geç(me)mek.

Hülüre mehdaç olmak: Çok yoksul düşmek.

İpini sürütmek: Çok perişan hallere düşmek.

İt otarmamak: Beğenilmeyen ve lüzumsuz görülen kişi ve durumlarla ilgilenmemek, meşgul olmamak.

İt oynamış yonca tarlası: Karma karışık. Çok karışık ortamlar için kullanılır.

Kaburgası kalın: İnatçı

Kıp diye kesilmek: Birden bire.

Kirasız kilim ucu tutmamak: Karşılıksız hiç bir iş yapmamak.

Koca kafa içi boş, tut kulağından çifte koş: Hiçbir işe yaramayan, beceriksiz ve dik kafalı olanlar için söylenir.

Koyunu kurtla yiyip, sahibiyle şivan etmek: Gizlice düşmanlık edip yüze dost görünmek.

Köpeksiz köy bulup değneksiz gezmek: Hiçbir kişiyi ve kuralı önemsemeden dilediği gibi davranmak.

Kud olmak: Kötürüm olmak.

Kurdunki kuş ile, kuşunki çalı başında: Başkasının parasından, malından yararlanıp da kendileri kimseye bir şey vermeyenler için söylenir.

Kuru gönleri yeritmek: Kurnaz, hileci olanlar için söylenir.

Leh düşmek: Yorgunluktan kıpırdayamayacak hale gelmek.

Malamat olmak: Utanılacak durumda olmak.

Mangura vurmak: 1. Sığırları bağlamak için boyunlarına geçirilen ağaç halkanın adı (mangur)’dur. Hayvanı o halkadan bir yere bağlamaya, mangura vurmak denir. Geç konuşan çocukları, mangura vurur: "İnsansan konuş, hayvansan sus." der, böylece beş on dakika tutarlar. Böyle yapılırsa çocuğun konuşacağına inanılır.

Mart danası: Davranışları ölçülü olmayanlar için kullanılır.

Mıyıl mıyıl bakmak: İmrenerek bakmak.

Morokomdan gelmek: Çok yemek yiyenler, özellikle çok meyve yiyenlere "Morokom’dan mi geldin?" denir. Gümüşhane'den Kelkit'e giderken sağ kol üzerinde ağaçlıklı, güzel bir köy vardır. Bu köyün adı Morokom (Karayazı)’dur.

Muhat olmak: Sahip olmak.

Nal, mıh kesmek: Çok üşümek.

Ne hak alır ne avara kalır: Yaptığı iş de kazancı da belli olmayanlar için kullanılır.

Oğul yetir kız yetir şeleği gene sen getir: Kişiye ancak kendi çabasından hayır vardır anlamında bir yakınma sözüdür.

Orta tarlanın tohumu musun: Kendini seçkin ve özel zannedenlere sitem amaçlı olarak söylenir.

Öküzün büyüğünü damda unutmak: Asıl önemli olan şeyi ya da işi sona bırakmak.

Öküzün gözüne dürtmek: Sıkıntı geleceğini bile bile birisine ya da bir işe bulaşmak.

Ölüyü gordan çıkarmak: Kullanılmış ve terk edilmiş eşyaları çıkarıp kullanmak.

Ölüm ölüm, hırlamaya ne gerek var: Olacak olandan korkmamak, kimseye minnet eylememek, kimseden himmet dilenmemek.

Önce yanacak, sonra yenecek: Kış hazırlığında yakacağı yiyecekten fazla önemsemek anlamında söylenir.

Pabuç döndü, yol göründü: Ortaya çıkan yeni bir durum nedeniyle itibar kaybetmek.

Parmağına sarmak: Bir sözü alıp geçmek, üzerinde çok durmak, çok söylemek, boyuna üstelemek.

Partal atmak: Aslı astarı olmayan şeyleri söyleyip övünmek.

Sarı öküzü gören, içinde yağ var sanır: Giyimli kuşamlı olan işleri yolunda gibi görünen herkes varlıklı olmayabilir ama yine de varlıklı sanılır.

Sarımsak yeyip, paça geğirmek: Olduğundan farklı ve üstün görünmeye çalışmak.

Saya saya ağlamak: Kendi kendine, dertli dertli bir şeyler söyleyerek ağlamak.

Selenin dört ucunu suya verip, üstünde yüzmek: İşi akıntısına bırakmak ne yapacağını, ne edeceğini artık düşünmemek.

Sırtta aba, gönlü gaba: Olduğundan farklı ve üstün görünmeye çalışanlar için söylenir.

Sin gezmek sineğin bağrını ezmemek: Kötü niyetli, kurgucu ve kurnaz kişiler için söylenir.

Sonluğunu toplamak: Öleceğine yakın, büyük bir ihtirasla para, mal toplamak.

Sögünç olmak: Sonunda kendisine sövdürecek işler yapmak.

Sözü bir kaba koymak: Bir konu üzerinde anlaşarak birlikte hareket etmek.

Sütünü yere sağmak: Bahane üretmek.

Şikâr olup kalmak: Zayıflamak, çirkinleşmek, sevimsizleşmek.

Şişip de yatmak: Huysuz çocuklar için ve istenmeyen yaşlılar için söylenir. (Zıbar da yat.) anlamında.

Şoru kanmamak: Öcünü alamamak.

Şum getirmek: Durmadan ağlamaklı bir dille durumundan şikâyet etmek.

Şunun çalımına bak, evdeki mitiline bak: Olduğundan farklı görünmeye çalışanlara söylenir.

Tatsız aşa (çorbaya) tuz neylesin, akılsız başa söz neylesin: Olumsuz davranışlar yapmayı adet haline getirenler için söylenen kınama sözü.

Tencerede pişirip kapağında yemek: Kazancından ve malından kimseye yedirmeyenler için söylenir.

Timini bozmamak: Aldırmamak, önem vermemek (istifini) bozmamak.

Türlü tevür: Çeşit çeşit.

Uslu çekilmek: Çok acıkmak, bayılır gibi olmak.

Ünü tünü belli olmamak: Tanınmamış bir kişiden söz edilirken kullanılır.

Ver yiyeyim, ört yatayım, bekle canım çıkmasın: Her şeyi başkasından bekleyenleri kınamak amacıyla söylenir.

Vıyvıltı almak: Telâşe düşmek, korkulu günler geçirmek.

Yağmurlar yağmış, yarıklar tutulmuş: Geçmişini unutanlar için söylenir.

Yumağını büyütmek: Varlığını arttırmak, her işte çıkarını düşünmek.

Yükünü yükseğe yıkmak: Öğünmek, kibirlenmek, nazlanmak.

Zarılık etmek: Yakınmak, ağlamak.

Zotuna gitmek: İnadına ve zıddına davranmak.

Tekerlemeler

Biren biren iken iken

Kamış boylu kara diken

Domburoğlu dor çiçek

Salla bunu çek şunu

 

Saya sekiz doya dokuz

Dombur oğlu dol keçe

Salla bunu çek şunu

...

 

Kepçe gelin çöp ister

Allahtan yağmur ister

Ver Allah’ım ver amin

İki tahta arası

Fukaranın tarlası

Ver Allah’ım ver amin

...

Bu değirmeni indirmeli, bindirmeli, taş koyup döndürmeli. İndiremezsen, bindiremezsen, taş koyup döndüremezsen, Ver ustasına, indirsin, bindirsin, taş koyup döndürsün.

...

Karşıda beş eşek, beşi de boz eşek, boz ipli, tuz yüklü, beş boz eşek.

Bilmeceler

Gümüşhane’de bilmece sorma geleneği, eski yıllara oranla önemini kaybetse de günümüzde de sürmektedir. Gümüşhane’de bilmeceler; kızlar, kadınlar ve erkekler arasında kış gecelerinde, akşam sohbetlerinde, çeşitli eğlence toplantılarında evlenme, sünnet törenlerinde, bulgur çekme, yufka açma, salça yapma, hasat zamanı imece ve arkadaş toplantılarında sorulmaktadır. Bilmeceler genellikle boş zamanlarda, neşeli ortamlarda sorulur. Toplantılarda bilmeceleri büyükler sorar küçükler cevaplar. Bilmece sormak için özel bir toplantı yapılmaz. Gümüşhane’de bilmece soranlara özel bir ad verilmez. Bilmeceler yaşlılardan öğrenilir.

 

Bilmece Örnekleri

Adım atmaz, yere batmaz yeminlidir yayan gitmez. ( Yağ Küleği)

Ağzı açık alamet içi kızıl kıyamet.(Fırın)

Alaca bulaca, çıkar gider ağaca. (Yılan)

Alaca karga, yuvarlanır harga, içi dolu kavurga. (Kuşburnu)

Altı kütük, üstü bükük. (Soba)

 

Ben ne idim ne idim yeşil donlu bey idim felek beni şaşırttı at tersine düşürttü. (Arpa)

Beyazla başladım yeşille işledim kırmızı ile bitirdim cümle âleme yettim. (Kiraz)

Bir kara kuzgun kuyruğu kendinden uzun. (Tava)

Bir küçücük kumbara tahıl taşır ambara. (Kaşık)

Bir vurdum bin döküldü. (Elek)

Buruşuk buruşuk yüzü var beyler içinde sözü var. (Sütlaç)

 

Dağdan gelir taştan gelir bir kükremiş aslan gelir. (Sel)

Dal üstünde al yanak inanmazsan ye de bak. (Elma)

Dalda duru elde durmaz. (Kuş)

Dışı var içi yok dayak yer suçu yok. (Davul)

 

Elden ele, belden bele, bunu bilmeyen kertenkele. (Para)

 

Gel leylim, git leylim bir ayaküstüne, dur leylim. (Kapı)

 

İp attım top geldi. (Kabak)

 

Kanadı var kaz değil, boynuzu var koç değil. (Kelebek)

Kapısı ardıç. bacası ardıç, içeriden çıkar bir kirli parduç. (Fırın)

Kara katırı nalladım, urum el’ine yolladım. (Posta)

Kara oğlan kapıyı bekler. (Kilit)

Karşıdan gördüm ışıldar yanına gittim fışıldar. (Su)

 

Lezzet verir damağa kına yakar parmağa. (Karadut)

 

O odanın içinde oda onun içinde. (Ayna)

Ninniler

Ninni diyeyim beşiğine

Güneş doğsun eşiğine

Büyüdüğünü görürsem

Gül doldurayım döşeğine

Ninni yavrum, ninni...

 

Ninni yavrum uyuyasın

Uyuya da büyüyesin

Tıpış tıpış yürüyesin

Baba deyip söyleyesin

Ninni yavrum ninni oy

 

Hu, hu, bir Allah

Sen uykular ver Allah

Oğlum uyusun İnşallah

Herkes desin Maşallah

 

Kızım kızım kızağa

Kızımı vermem uzağa

Kızıma dünürcü gelecek

Doksan paşa yüz ağa

Ninni kızıma ninni

Dualar

Ağzın tat, gönlün murat ala.

Allah beni hoş eyle / Kabrimi geniş eyle / Kabre varınca da / Muhammed'e yoldaş eyle.

Allah benim ömründen kessin sana versin.

Allah dert verip derman aratmasın.

Allah helâl süt emmişe düşürsün.

Allah imandan Kuran’dan ayırmasın.

Azıcık aşın olsun / Kavgasız başın olsun.

Babana rahmet

Bu sofra nur olsun, kada bela dur olsun, diyene şifa yedirene Beytullah nasip olsun.

El öpenin çok olsun.

Ellerin dert görmesin.

Fatma Ana'ya komşu olasın.

Gökten yağa, yerden toplayasın.

Ölülerinin canına gitsin.

Ömrün çok olsun.

Ömrün uzun olsun / Düğünün güzün olsun / İki oğlun bir kızın olsun.

Önün yara gelmesin.

Selaya restur / Oğluma destur / İzin ver Allah'ım / Yavrum yürüsün / Selalar verilsin / Çocuğum yürüsün.

Sular gibi ömrün olsun.

Taş tutasın altın ola.

Taşsın dökülmesin, artsın eksilmesin. Bu haneden hayırlı misafir eksilmesin.

Uydum selaya / Vardım cumaya /Çocuğum yürüsün / Gelecek cumaya.

Yattım sağıma / Döndüm soluma / Sığındım Sübhan'ıma / Meleklerim şahit olsun/ Dinime imanıma / Benden selâm olsun / Varacak mekânıma.

Yene eksilmeye, taşa dökülmeye.

Beddualar

Adı bilinmedik derde düşesin.

Ağzın arkaya gele.

Ağzın burnun kitlene.

Ağzın yumula.

Ak göğsüne mor çıbanlar dizile.

Allah seni tumba dike.

Anan karana otura.

Avuç avuç kan kusasın.

Baba çıka yüzüne.

Başını yiyesin.

Bayramlar başına kara gele.

Benim kadar başına taş düşe.

Bir dağda yatasın, bin dağa kokun yayıla.

Boynun altında kala.

Boyun teneşire gele.

Ciğerlerin doğransın.

Çenelerin kilitlene.

Davun yiyesin.

Döl tutmayasın.

Ekmeği bulup, ayranı bulamayasın.

El içine çıkamayasın.

Erim erim eriyesin

Evinde ölmeyesin.

Gorbagor olasın.

Gözüne dizine dura.

İki elim yakanda kalsın.

Kara yola gidesin.

Ömrüne doymayasın.

Şişe de, ahurun dibinde kalasın

Teneşüre çıkasın

Tepen üstüne dikilesin.

Töremeyesin

Yata da kalkmayasın.

Yirmi tırnağım yakanda kala.

Halk Şiiri

Gümüşhane yöresi Karadeniz bölgesi ile Doğu Anadolu bölgesi arasında bir kültür geçiş bölgesidir. İlin doğu kısımları folklorik bölge olarak Doğu Anadolu’ya benzerken; ilin kuzey ve batı bölümlerindeki folklorik yapı Karadeniz bölgesiyle benzeşir.

Gümüşhane yöresinde Âşıklık geleneğinin kurumsal anlamda var olduğuna dair herhangi bir kayda rastlanamamıştır. Bir geleneğin kurumsallaşmasından kasıt onun usta çırak ilişkisiyle devamlılığının sağlanmasıdır. Gümüşhane ve yöresinde usta çırak ilişkisiyle bir âşıklık geleneği var olmamış ama yörede Erzurum âşıklık geleneği ilgiyle takip edilmiştir.

Yörede saz şairi hüviyeti taşıyan kişilerin bu gelenekle ilişkileri genellikle başka illerden esinlenerek kurulmuştur. Âşık Serdarî Erzincan’da Alevi-Bektaşi ozanlık geleneği içerisinde pişerken, Âşık Kul Nuri, Erzurum âşıklık geleneğinin yöreye taşıyıcısı olmuştur. Kayıtlarda Âşık Arabacı Ahmed’in Daldaban’daki handa yolculara saz eşliğinde eserlerini sunduğu bilgisi varsa da bu Âşık Ahmed’in arabacılık mesleği nedeniyle sık sık gidip geldiği Erzurum’daki âşıklık geleneğinden beslendiği düşünülebilir.

Gümüşhane yöresinde usta çırak ilişkisiyle gelenekselleşmiş bir Âşıklık geleneği tespit edilememiştir. Son yıllarda âşıklık geleneğinin meraklısı olan bazı ozanlar ilde bir âşıklar kahvesi oluşturma gayretini sergilemektedirler. Bu gayretlerin bir geleneği oluşturmak ve kalıcı kılmak açısından sonuç vermesi temenni edilebilir.

Halk Şairleri

Ali Tuncer

1957 Gümüşhane/Torul/Yalınkavak köyü doğumludur. Şömine yapımı ve taş işçiliğiyle uğraşan âşık on bir yaşında Ankara’ya gurbete işçi olarak gitmiştir. Küçük yaşlarda türkü söylemeye başlayan aşık gurbete saz çalmayı da öğrenmiştir. Kardeşi Erdal’ın 1996 yılında Cudi dağında şehit olması nedeniyle şiirlerinde genellikle “vatan” temasını işlemektedir.

Âşık Âdem Tursuni

Gümüşhane’nin Kelkit İlçesine bağlı Gerdekhisar Köyünde 1956 yılında doğdu. Erken yaşta babasını kayveden âşık, geçim sıkıntıları çekmiş, işe girmek için yaşını büyütmek zorunda kalmıştır. 1972 yılından beri halk ozanlığı yapmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı sanatçılarındandır. Âdem Tursuni mahlasıyla aşıklık geleniğini devam ettirmektedir.

Âşık Arabacı Ahmet

Saz şairidir. Gümüşhane Merkez Yeşildere (Haşere) köyünün Zeynepli Mahallesinde 1885'te doğmuştur. Sabri Özcan San şairi şöyle tasvir eder: “Uzun boylu, etine dolgun bir adamdı. Aşağı doğru sarkan pos bıyıkları vardı. Başında, fesinin üstüne sarılmış abaniyesinin bir ucu omuzlarından sarkardı. Daima güler yüzlüydü, şakacıydı. İki atlı bir vurgun arabası vardı. Trabzon'dan, Erzurum'a, Erzurum'dan Trabzon'a yolcu taşırdı.” Âşık Ahmet, aynı zamanda pehlivandır da. Babasını kaybettikten sonra elinde sazıyla şehir şehir dolaşır. Yolu bir ara İzmir’e düşer. Yüksek bir aile ile âşıkane bir macerası olur ve bu yüzden hapsedilir. Hapislik günleri bitince Gümüşhane’ye döner.

Âşık Ayvazoğlu

Saz şairidir. Asıl adı Köksal Mutlu’dur. 1958 yılında Gümüşhane ili, Kelkit ilçesi, Cemallı köyünde doğdu. İlkokul mezunu olup evlidir. Geçimini serbest meslekle uğraşarak sağlamaktadır. Saz çalmasını bilen âşık, usta malı eserlerin yanında kendi eserlerini de çalıp söylemektedir.

Âşık Figani

1951 Gümüşhane merkez (Reksene) Çaltılı Köyünde dünyaya geldi. Asıl adı İbrahim Okur’dur. Gümüşhane İmam-hatip lisesini ve Maraşal Çakmak Eğitim Enstitüsünü bitirdi. Bir süre imamlık ve Öğretmenlik görevleri yaptıktan sonra yaptıktan sonra, Gümüşhane İl Müftülüğünde saymanlık görevini yürüttü. Şiirlerinde Âşık Figanî mahlasını kullanmaktadır.

Âşık Kul Nuri

Saz şairidir. Âşık Kul Nuri 1954’te Gümüşhane’nin Kelkit ilçesi Yenice köyünde doğdu. Asıl adı Nurettin Türkan'dır. Endüstri Meslek Lisesi mezunudur. Orta son sınıftayken saz çalmaya, 1975’de şiir yazmaya 1979’dan sonra irticalen söylemeye başladı. Birçok yarışmada ve şenliklerde dereceleri vardır. Âşıklığın her dalını işlemektedir. Üniversitelerde Kul Nuri hakkında üç tez çalışması yapıldı. Piyasada 15 kaseti vardır. Birçok gazete, dergi ve kitapta şiirleri yayınlandı.

Aşık Nurhani

Nurhani mahlasını kullanan Nuri Kaya 1959 yılında Gümüşhane’nin Kelkit ilçesine bağlı Aziz köyünde doğmuştur. Fakirlik yüzünden tahsiline devam edemediğini belirten aşık ilkokul mezunudur. Genç yaşta gurbete çıkar. Saz çalmayı kendi kendine öğrenmiştir. Çiftçi bir babanın oğlu olan Nurhani on bir yaşlarında taş plaklardan âşıkları dinleyerek bu geleneğe aşina olmuştur. 1994’ten beri erzincan’da bir çayocağı işletmekte ve âşıklık sanatına devam etmektedir. 2013 yılından beri pazar günlerinde başka âşıklarla toplanıp atışmalar yapmaktadır.

Âşık Selmani

Asıl adı Cemil Türkyılmaz’dır. 1960 yılında Gümüşhane’nin Kazantaş Köyünde dünyaya geldi. Aynı Köyde İlkokulu bitirdi. Orta ve İmam-Hatip lisesini Gümüşhane’de tamamladı. 1985 yılında din görevlisi olarak göreve başladı. Âşık Selmanî Mahlasıyla Âşıklık geleneğini devam ettirmektedir.

Âşık Serdari

Saz şairidir. Asıl adı Binali İnci’dir. 1926 yılında Gümüşhane ilinin Kelkit ilçesi Akdağ köyünde doğdu. Aynı yıllarda ailesi Erzincan’a yerleşti. 1939 yılında Erzincan depreminde evleri yıkıldı. İki kardeşini kaybetti. Bu felakette ağır yaralanan babasını tedavi ettirmek amacıyla İstanbul’a getirmişlerdi. Bu tarihten itibaren ailece İstanbul’a yerleşmiş oldular. Erzincan’da başladığı ve deprem nedeniyle yarım bıraktığı ilkokul eğitimini İstanbul’da tamamladı. Bir süre Orta Okula devam etti. Ama imkânsızlıklar nedeniyle okulu bitiremedi. Bir süre memuriyet yaptı. Daha sonra şoförlük mesleğini seçti. Bu arada âşıklık yeteneği gelişti. Şiirler, deyişler söylemeye başladı. Asıl adı Binali İnci olmasına rağmen, Âşık Davut Sulari’nin önerisiyle “Serdarî” mahlasını kullanmaya başladı. Âşık Davut Sulari ile birlikte yurdun dört bir yanını dolaştı. Gelişmesinde Sulari ve arkadaşlarının katkısı olmuştur. Çeşitli festivallere katıldı. Ödüller kazandı. İlk şiir kitabı “Sür Beni Beni” adıyla 1975 yılında yayınlandı.

Âşık Ülkeroğlu

1962 yılında Gümüşhane merkeze bağlı keçikaya köyünde doğdu. Asıl adı Yüksel Ülker’dir. Yöresinde Âşık Foto olarak da bilinir. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Erzurum’da fotoğrafçılık mesleğine çırak olarak başladı. Çocukluk yıllarından beri bağlama çalmakta olan Ülkeroğlu, Erzurum’da âşıklar kahvesinde dinlediği âşıklardan bilhassa Yaşar Reyhanî’den etkilenerek aşık tarzı şiirler söylemeye başladı. Usta malı şiirlerle çok sayıda âşıklar şöleninde sahne alan şair, kendi özgün şiirlerini de üretmeye başladı.

Âşık Zevraki

Kalem şairidir. 1922 yılında Kelkit’in Gelinpertek köyünde doğdu. Asıl adı Akif Timurhan’dır. Küçük yaşlarda halk şiirine ilgi duydu. Yine çok küçükken resim yapmaya başladı. Bağlama ve kaval çalmayı da ilk gençliğinde öğrendi. İlk gençliğinde gördüğü bir rüyadan sonra şiire olan ilgisi daha da arttı. İlk şiirlerinde kendi adını kullandı. Daha sonra değişik âşıklarca çeşitli mahlas önerileri yapılmasına karşın, tahta kayık anlamına gelen Zevraki mahlasını seçti. Farsça ve Arapça tamlamaları da günümüzün diline ustaca aktarabilen Âşık Zevraki’nin yüzlerce şiiri bulunmaktadır. Âşık Zevraki’nin şiirleri birçok dergi, gazete ve araştırmada yer aldı. Âşık Zevraki’nin, yüzlerce sayfalık elyazmalarında şiir ve çeşitli konulardaki düşüncelerini aktardığı divanını kendi yaptığı resimlerle renklendirmiştir. Bu eser ailesindedir. Âşık Zevraki 2008 yılında öldü.

Cemil Yıldız

Kalem şairidir. 1931 yılında Gümüşhane ili, Şiran ilçesi, Seydibaba köyünde doğmuştur. İlkokul mezunudur. Bir süre çobanlık yapar. Daha sonra gurbete çıkar ve inşaatlarda çalışır. Tekrar köyüne dönerek çiftçilikle uğraşır. Cemil Yıldız 1955 yılında şiir yazmaya başlar. Bu şiirleri çeşitli gazetelerde yayınlanır. Şiirlerinin hemen hemen hepsi gerçek yaşam hikayeleridir. 16 Şubat 1995 yılında bir trafik kazası geçirir. İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede 7 mart 1995 tarihinde vefat etti.

Hamit Cevdet Kocatürk

1903 yılında Bağlarbaşı Mahallesinde doğmuştur. Dedesi Hattat Mustafa Efendi, babası şair Arif Efendi’dir. Babasının balkan savaşında şehit olması üzerine annesiyle birlikte İstanbul’a göçen Kocatürk, Davutpaşa Rüştiyesi’ni bitirmiştir. 1923 yılında Gümüşhane’ye dönen Kocatürk, Gümüşhane’de uzun yıllar ticaretle meşgul olduktan sonra 1978 yılında ölmüştür. Kocatürk ailesi Gümüşhane ilinde bir sanat okulu gibidir. Dede hattat, baba şair, kardeş Türk edebiyatında birçok eserle önemli bir iz bırakmış olan Vasfi Mahir Kocatürk ve oğul hiciv şiirleriyle tanınan Erkan Kocatürk.

Hasan Soydaş

Kalem şairidir. 1936 yılında Gümüşhane ili Tekke beldesinde doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra maddi imkânsızlıklardan dolayı öğrenimine devam edemedi. Uzun yıllar gurbet hayatı yaşamıştır. Gurbette geçen yılları, sıla hasreti, çeşitli sıkıntılar ve haksızlıklar şiir yazma yeteneğini beslemiş ve geliştirmiştir. Bir süre kendisine verilen “Zaruri” mahlasını kullanan âşık, daha sonraları “Hasani” mahlasını kullanmaya başlamıştır. Şiirleri çeşitli gazetelerde yayınlanmıştır. Şiirlerinin bir kısmı Gönül Bağımdan (1991) adlı kitapta bir araya getirilmiştir.

Hışır Osman

Asıl adı Osman Nebioğlu’dur. 1951 yılında Gümüşhane merkeze bağlı Dörtkonak (Edire) köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gümüşhane’de tamamladı. Nebioğlu, 1972 yılında Erzurum İline bağlı Yağmurcuk Köyünde öğretmenlik görevine başladı. Erzurum ve Gümüşhane İllerine bağlı birkaç köyde öğretmenlik yaptı. Öğretmenlik görevini 1982 yılına kadar sürdürdükten sonra istifa ederek ticarete atıldı. Trabzon’da 12 yıl süren ticari hayatını 1994 yılında Gümüşhane’ye nakletti. Halen Gümüşhane’de “unlu mamuller” üreten bir işletmeyle meşgul olmakta ve dost meclislerinde şiirlerini ve türkülerini terennüm etmektedir. Şair hakkında Talat Ülker tarafından “Hışır Osman Hayatı ve Sanatı” adlı bir çalışma yapılmış yazdığı yeni şiirlerle genişletilen kitap Yazın Yağar Kar Başıma adıyla çok sayıda baskı yapmıştır. Yazın yağar Kar Başıma, Sitemkar Yârim, Ben Beni, Yar Seni ve Gel Benden yana adlı türküleri TRT repertuarına girmiştir.

İlhami Baba

Kalem şairidir. 15 Şubat 1907 tarihinde Gümüşhane ili, Köse İlçesi, Salyazı beldesinde doğdu. Asıl adı İlhami Uçar’dır. Yaşamının ilk çağları savaş yıllarına rastlar. Devrin şartları gereği âilesi Kırşehir’e göçmüş, buradan Ardahan, Çıldır, Ahırçelik, Ahıska gibi yerlere giderek belirli sürelerde ikâmet etmiş, bir başka deyişle ömrü gurbet ellerde geçmiştir. Rusça ve Ermenice’yi ana dili gibi konuştuğu da ifade edilen Nûri Baba’nın, okuma yazması yoktur. Nakşî-Hâlidî sûfî ve şâirlerinden Büyük İrşâdî Baba (1795-1865)’dan mânâ aleminde, “Ağlar Baba” nâmıyla meşhûr Küçük İrşâdî Baba (1880-1958)’dan bizzat el almış, hatta İrşâd Baba onu, Kelkit yöresine vekil tayin etmiştir. Deyişlerinde İlhami mahlasını kullanır. Aşık Hicrani’yle yirmi yıl şehir şehir dolaşarak toplantı ve söyleşilere katılır. Her konuda şiir söyleyen aşık okuma yazma bilmediği için şiirlerin bir araya toplayamaz. 1992 yılında İstanbul’da ölür. Elimizde az miktarda şiiri kalmıştır.

İsmail Tezani

1965’te Gümüşhane’nin Şiran ilçesinin Gökçeler köyünde doğdu. Asıl adı Şahismail Saatçı’dır. İlkokulu bitirdikten sonra ailesiyle birlikte Ankara’ya göç etmiştir. Ortaokul yıllarından sonra şiir yazma ve saz çalma merakıyla birçok âşık meclislerine katılmış ve bu geleneği yakından izleme fırsatı bulmuştur. 1987 yılından bu yana İzmir’de yaşamını sürdürmektedir. 2002’den sonra şiirlerinde “Tezanî” mahlasını kullanmaktadır.

Osman Baba

Osman Baba, 1300/1884 yılında Köse merkezde dünyaya gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslara esir düşmüş, bir süre esir kaldıktan sonra maceralı bir yolculukla memleketine dönmüştür. Askerlik sonrası kendisini tamamen tasavvuf yoluna verdiği ve bu yolda Nakşibendiyye’nin Üveysiyye koluna sülûk ettiği rivayet edilmektedir. Osman Baba’nın askerlik yıllarında Hasankale’de bulunduğu sırada Nakşî-Hâlidî şeyhlerinden Alvarlı Muhammed Lutfi Efendi (1868-1956) ile görüşüp ondan el aldığı düşünülmektedir. Osman Baba’nın çok sayıda beyit ve deyiş söylediği bilinmekle birlikte ne yazıkki bunların çoğu yazıya geçirilememiştir. Elli yaşında gözlerini yitirdiği ve 1968 yılında seksen dört yaşında iken bu fâni âlemden göçtüğü bilinmektedir. Soyadı Kanununu müteakip “Keleş” soyadını alan Şeyh Osman Baba’nın kabri, Köse Merkez Mezarlığındadır.

Salim Baba

1932 yılında Gümüşhane Merkez Geçit Köyü'nde dünyaya geldi. 15 yaşında gurbete çıktı. İstanbul Taş Ocaklarında beş yıl amelelik yaptıktan sonra sıvacı ustası olarak çalışmaya başladı. 1960’lı yıllardan itibaren halveti büyüklerinden Mehmed Emin Güvener Hazretlerinin sohbet halkasına dâhil oldu. 21 yıl boyunca Mehmet onun sohbet halkasından nasiplendi. Mehmed Emin Güvener’in 1982 yılında vefat etmesinin ardından seyyah olup Türkiye'nin birçok vilayetini gezmeye başldı. Âşıklarla atışma ve yarışmalara katıldı. Bu süreçte Kadiri ve Şazeli şeyhi Hasan Efendi Hazretlerinin sohbetlerine devam etmeye başladı. Tasavvufi duyuş ve ilhamlarla irticalen söylediği şiirler 1000 adedin üzerindedir. Bazıları kayıt altına alınmadığından kaybolmuş, bazıları ise başkalarınca sahiplenilmiştir. Salim Baba hayatta iken şiirleri "Âşık Salim Hoca El-Halveti Divanı" adlı eserde bir araya getirilmiştir. 2015 yılında vefat etmiştir.

Türküler

Gümüşhane yöresinden derlenen türkülerin büyük bir kısmı “ağızdan söyleme” ya da “ağız barı”  olarak adlandırılan horon, bar ve halay türküleridir. Gümüşhane yöresi, halay, horon ve barların bir arada varlığını sürdürdüğü ilginç bir geçiş bölgesidir. Bölgede horon ve halaylara eşlik eden çok sayıda türkü tespit edilmiştir. Bunların yanı sıra ağıtlar, iş türküleri, gurbet türküleri de oldukça yoğundur. 

Gümüşhane yöresinde türküler ve geleneksel oyun ezgileri dışında, uzun havalara da rastlamak mümkündür. Yörede ezgi eşliğinde söylenen halk hikâyeleri, atışmalar, mani ve koşmalar çok yaygındır. Bu geleneksel deyişlerin çoğu unutulmuş olmakla birlikte halen örneklerini dinlemek mümkündür. Dede Korkut Destanı'ndan Bey Böyrek'in yöreye özgü çeşitlemesi, halen bilinmektedir. Yöre müziğinin yayla göçlerinde önemli bir yeri vardır. Çünkü bu göçler sırasında yöre müziği, kemençe, davul-zurna gibi çalgılarla icra edilmektedir. Gümüşhane'de düğün ve benzeri günübirlik yapılan eğlencelerde yöreye özgü ezgiler çoğunlukla nefesli sazlarla icra edilmektedir.

İş türküleri adından da anlaşıldığı üzere iş görürken söylenen türküleridir. Bunlar daha çok mani biçiminde basit yapılı türkülerdir. Genellikle kadınlar arasında söylenir. Halı, kilim dokurken, gergef işlerken, ekin biçerken, buğday yıkarken, dibek döndürürken kadın ve kızların söyledikleri kimisi taklidi türkülerdir. Bu taklit genelde oyun taklidi niteliğindedir. Yöreden derlenen türkülerin büyük bir kısmı bu tür ezgilere örnek teşkil etmektedirler.

Gümüşhane insanı için gurbet bir alın yazısı. Yapı ustası olarak “rızık” peşine gidilir büyük kentlere ve yurt dışına. Bu yüzden buram buram gurbet ve hasret kokar yöre türküleri. Gümüşhane’den derlenen iki yüz civarındaki ezginin sözlerinde ve tınısında  gurbet acısının izleri vardır.

Ağıtlar genellikle ölüm, yaralanma, afet gibi olaylar üzerine söylenir.  Ya genç bir gelinin vakitsiz ölümü ya bir delikanlının vurulması olayı gibi toplumu içinden yaralayan acıklı olaylardır. Bu ağıtlar genellikle ya ölenin ağzından ya yakınları olan kimselerin, örneğin karısı, nişanlısı, anası, babası ağzından söylenir. Böyle olması türkünün daha içli daha açıklı olmasını sağlar. Bazen bu işi kendine meslek edinen kadınlar vardır. Buna "ağıt yakıcı" da denir. Derlenen metinler arasında bilhassa vakitsiz ölümler için yakılmış ezgiler ağırlıklıdır. Kız evinde kına yakılacağı zaman geceye iştirak edenlerin duyguları doruğa ulaşır. Zira bu sırada yanık ezgiyle kına ağıtı söylenir.

Oyun türkülerinin içerikleri herhangi bir özellik göstermez. Bunların sözlerinde en çok rastlanan konu sevdadır. Düğün hüzünden ziyade neşedir. Halaylar, horonlar türkü ezgileri eşliğinde sergilenir. Yöreden yapılan derlemelerde çok sayıda halay ve horon ezgisi kayda alınmıştır.

Yörede Şiran ve Kelkit ilçelerinde bulunan alevi inançlı köylerimizde dini musikinin örneklerini dinlemek hala mümkündür. Cem törenleri göç olgusu nedeniyle aksamış, yörede “zakir” kalmamıştır. Kırıntı köyünün son zakiri Ali Kara’nın söylediği ezgiler ve deyişler üzerine özgün bir çalışma da ne yazık ki yapılmamıştır.

Atma Türkü

Atma türküler Doğu Karadeniz bölgesinin genelinde olduğu gibi Gümüşhane yöresinin kuzey ve batı bölümlerinde de geleneksel kültür birikimi içinde kendine özgü bir yapı ve icra özelliğine sahiptir. Atma türkülerin icra geleneği, müzik ve dans ile iç içedir. Bölgenin coğrafyası gibi, müzik ve dans geleneği de, kendine özgü bir karakter taşır. Horonlarda, engebeli arazide yaşayan insan tabiatının atik ve çevik görünümü sergilenir. Oyuncunun vücudu bütün gücüyle hareket halindedir, adeta dik dağlara, yamaçlara tırmanılır. Atma türkü, iki grubun, ya da iki kişinin karşılıklı olarak irticalen türkü söylemesidir. Yörede atma türkü geleneğinin bir de kemençe sanatçılarının horon oynayanlara türkü atması şeklinde de yaygın bir kullanımı vardır. Atma türkü geleneğinin icra edildiği en yaygın ortamlar düğünler ve yayla göçleridir. Düğünlerinde ve yayla etkinliklerinde, bölgenin karakteristiği durumunda karşımıza çıkan horon ve atma türkü geleneği birbirine bağlı olarak paylaşılır. Bunların dışında bölgede mısır soyma, fındık ayıklama, ot biçme, odun kesme ve yaprak toplama gibi işler için çıktıkları dağlarda, kadınların erkeklerle karşılıklı veya dağdan dağa, karşı beri birbirlerine türkü attıkları da olur. Atma türkü geleneği bölge insanının günlük yaşamı, hayatın geçiş dönemleri, belirli mevsim ve zamanlara bağlı olarak düzenlenen tören ve eğlencelerin vazgeçilmez öğelerinden biridir. Türküler vasıtasıyla birey, bilinç ve bilinçaltı düzeyde kendi kültürünün kökleriyle teması sürdürebilmekte; bu türküler yoluyla kişi, kendi kültüründeki doğal etkinliklere hazırlanabilmekte, dinleyicilerin yurtlarına karşı besledikleri duyguları kuvvetlendirip onlarda, bir güvenlik duygusu oluşturabilmektedir. Atma türkü icra geleneği hoş vakit geçirme, eğlendirme, toplumsal kurum ve değerlerin güçlenip köklenmesi, eğitim ve kültürün gelecek kuşaklara aktarılması, toplumsal ve kişisel baskılardan kaçıp kurtulma mekanizması sağlama işlevlerine sahip yaygın bir gelenektir. Atma türkü geleneği gittikçe zayıflamaktadır. Artık sadece kemençecilerin horonlara eşlik ederken horonculara türkü atmaları şeklinde görülen türü görülmektedir. Geleneğin diğer varyantları artık yok olmaya yüz tutmuştur.

Hikâyeli Türküler

Uzun kış gecelerinde bir nevi masal ortamının aynısında icra edilen bu türkü söyleme geleneği köy odalarında ve mahalle kahvelerinde meydana getirilirdi. Her biri bir masala, hikâyeye konu olabilecek vakalar dile getirilirdi. Bu vakalar arasına serpiştirilmiş türkü metinleri tamamen olayla özdeşleşmiştir. Bu türküler bazen olay kahramanın ağzından bazen sevdiği kızın ağzından ve bazen de kahramanın yakınlarının ağzından dile getirilir. Bu tür türkülerde ne türkü olaydan ayrılabilir ne olay türküden. Her ikisi de tamamıyla bir bütünlük arz eder. Bu durum bütün yurdun her köşesinde bilinen beğ böğrek hikâyelerinde kerem ile aslı hikâyesinde rahatlıkla görülebilir. Türkülü halk hikâyelerinin anlatıldığı köy odası toplantıları ya da gece oturmalarında bu türkülerden örnekler sunulurdu.

Allı Gelin / Aşağıdan Gelir

Aşağıdan gelir tatar

Kamçısını atar tutar

Garip olan nerede yatar

Kondur beni allı gelin

(Gelin)

Aşağıdan gelir tatar

Kamçısını atar tutar

Garip olan handa yatar

Konduramam yiğit seni

(Yolcu)

Sabah oldu tandır gelin

Kalk ataşı yandır gelin

Koynunda yatan yiğit

Senin neyindir gelin

(Gelin)

Sabah oldu tandırmışım

Ben ataşı yandırmışım

Koynumda yatan yiğidi

Ben memeden emzirmişim

Kırıntının Başları

Kırıntının başları aziz

Kan ağlıyor taşları

İsmaili vurdular aziz

Şen ötmüyor kuşları

Atımı oynatırla aziz

Suyumu kaynatırlar

Yavrularım küçücek aziz

Vururda ağlatırlar

Gırandan aşamadım aziz

Aşıp savuşamadım

Babam Kemah da idi aziz

Varıp kavuşamadım

Kırlangıç Yuva Yapar

Kırlangıç yuva yapar, oy dağlar oy dağlar dağlar dağlar

Söğüdün kovuğuna, oy dağlar oy dağlar dağlar dağlar

Yâri asker eyledim, oy dağlar oy dağlar dağlar dağlar

Zemheri soğuğuna, oy dağlar oy dağlar dağlar dağlar

 

Kırlangıç katar oldu, oy dağlar oy dağlar dağlar dağlar

Ayrılık yeter oldu, oy dağlar oy dağlar dağlar dağlar

Bu sene ki ayrılık, oy dağlar oy dağlar dağlar dağlar

Ölümden beter oldu, oy dağlar oy dağlar dağlar dağlar

Maniler

Mânilerde yöre insanının düşünce yapısını, beğenisini, dertlerini, kıskançlıklarını, özlemlerini, sevgilerini vb. ortak kültürün sergilenişini görürüz.

Gümüşhane de kızlar, kadınlar ve erkekler ekin ekerken, davar güderken, hasat kaldırırken, bayramlarda, şenliklerde, evlenme törenlerinde, kına gecelerinde mani söylenirdi. Gelin hamamında, düğün bayrağı dikildiğinde, gelinin başında, kazma kazarken, imeceyle iş tutarken, sünnet törenlerinde, hıdrellez, nevruz, saya gezme, çömçe gelin törenlerinde, bar, horon oynanırken, çeşitli toplantılarda vb. çalıp oynayarak mâni atıp mâni söylerlerdi. Karşılıklı mâni atma, söyleme eskiden çok yaygınmış. Günümüzde daha çok kızlar arasında, aile arasında yapılır. Yörede karşılıklı mâni atışmalarına Mâni Atma, Türkü Atma, Atışma, gibi isimlerle anılmaktadır.

 

Al alma dört olaydı

Yiyene dert olaydı

Bu almanın sahibi

Sözüne mert olaydı

 

Alaşağı semeri

Tımar edelim atı

Gel aşağı konuşak

E Müslüman evladı

 

Bostanlarda lahana

Dildim koydum sahana

Öyle bir yar sevdim ki

Kendisi salahana

 

Çama çam eklenir mi?

Çam dibi beklenir mi?

Yar askere gidende

Yirmi ay beklenir mi?

 

Dağlar duman içindir

Yeller harman içindir

Güzel güzel gelinler

Derde derman içindir

 

Derede urganım var

Kadife yorganım var

Deseler ki yar geliy

Bir öküz kurbanım var

 

Karşı dağda kuşburnu

Meyve verir kış günü

Hiç ayrılık olur mu?

Zemheri de kış günü

 

Maydanoz ot değil mi?

Yaprağı dört değil mi?

Ben sevdim eller aldı

Bu bana dert değil mi?

 

Merekteki serçeler

Pençesine kan çalar

Geçme bizim kapıdan

Abim seni parçalar

 

Taşın üstünde yılan

Kuyruğu dolan dolan

Beni yardan ayıran

Ne din bulsun ne iman

 

Yağmur yağar taşlara

Gün çalar ağaçlara

Ben yârimi sorarım

Gökte uçan kuşlara

 

Yazı yabansız olmaz

Ökçe tabansız olmaz

Sakın küsüp darılma

Sürü çobansız olmaz

Halk Hikayeleri

Halk hikâyeleri, nazım, nesir karışımı bir yapıya sahiptir. Bu özellik masal, efsane, menkabe ve fıkralarda pek görülmez. Hikâyenin anlatım ve tasvir kısmı (olaylar) mensur, duygu ve heyecanı ifade eden bölümler ise manzum olarak söylenir. Anlatıcı, hikâyenin mensur kısmında istediği değişikliği yapabilir. Konuya ekleme veya çıkarma yapmada serbesttir. Hikâyenin ana hatlarından sapmamak kaydıyla beğenmediği kısımları çıkarır veya hoşuna giden bir başka hikâyeyi uygun bir yere ilave edebilir. Hikâyeci, mensur kısımlarda sahip olduğu anlatma serbestliğini manzum kısımları söylerken kaybeder. Çünkü burada şiiri olduğu gibi vermek zorundadır. Herhangi bir değişiklik yapamaz.

Gümüşhane yöresinde geçmişte çok canlı olan halk hikâyesi anlatma geleneği çok zayıflamıştır. Bölgede kendisine ulaştığımız anlatıcıların çoğu eskiden anlatmakta oldukları hikâyeleri unuttuklarını beyan etmişlerdir. Israrımız üzerine anlatmaya kalkışanlar da hikâyeleri tam toparlayamamış, bilhassa manzum kısımlarını hatırlayamamışlardır. Buna rağmen bölgeden on bir halk hikâyesi derlenmiştir. Bunlardan dördü kahramanlık, ikisi dini, üçü aşk hikâyesi kıvamındadır. İki hikaye ise menkıbeden genişletilmiştir.

1.         Ak Kavak Kızı

2.         Eden Kendine Eder

3.         Köroğlu'nun Oğlu Hasan Bey

4.         Köroğlu Hikâyesinin Telli Nigâr Kolu

5.         Er Kişi

6.         Köroğlu'nun Atının Kaçırılması

7.         Allah’ın Aslanı

8.         Görev Ve Güç

9.         Gümüşhaneli İnce Bekir

10.       Güvercin İle Doğan  

11.       Mahmut İle Elif         

 

Halk Hikâyelerinden Örnekler

Er Kişi

Cepheye gitme emri alan delikanlı geçer henüz bir aylık eşinin karşısına ve hangi cepheye gittiğini, niçin gittiğini anlatır dili döndüğünce.

İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar Ortadoğu’ya hâkim olmak için Osmanlı coğrafyasını sarmışlardır. Ancak Osmanlı ordusunun genç ve idealist subayları açılan her cephede düşmanı durdururlar. Düşman cephe sayısını artırarak Osmanlı kuvvetlerinin direncini kırmayı amaçlar. Açılan en kanlı cephe de Yemen olur. Hicaz’ı korumanın yolu, Yemen’i elde tutmaktan geçmektedir. Osmanlı bunun farkındadır. Ve bu yüzden binlerce vatan evladı, o hoyrat çölün kavurucu sıcağı, salgın hastalıkları ile göçüp gider vatana hasret. Yemen için yakılan onlarca türkü bu acıları ölümsüzleştirmek içindir belki de:

 

Yemene de benim ağam Yemen’e

Köz düştüğü yeri yakar kime ne

 

Közün düştüğü yeri yaktığı Yemen’e gitmek üzere sevk emri almıştır delikanlı. Bir aylık eşi vakitsiz gelen ayrılığın yürek yanıklığını eşine hissettirmemeye çalışan vakarıyla durmakta karşısında.

—Seni önce Allah’a sonra sana emanet ediyorum, der delikanlı. Yedi yıl bekle beni. Dönersem eşimsin, evdeşimsin, helalimsin. Dönemezsem yedi yıl bekle beni. Yedi yıl bittiğinde bul yeni hayat yoldaşını. Ama bir şartla. Varacağın erkek benden yiğit olsun ki rahat uyuyayım yerimde.

Halelleşip yola düşer delikanlı. Sonrası malumdur öykünün. Gidip de dönmeyenlerden biri olur o da. Kadıncağız gözü yolda, sayar yılları. Türkülerin dizelerine yansıyan bir bekleyiştir bu:

 

Eğer gurbet ele gider dönmezsem

Bana saydırırlar yedi seneyi

 

Sonunda dolar yedi yıl. Sefere gidenin dönmeyeceği anlaşılmıştır. Kadının kulağında erinin sesi çınlamaktadır.

—Dönemezsem yedi yıl bekle beni. Yedi yıl bittiğinde bul yeni hayat yoldaşını. Ama bir şartla. Varacağın erkek benden yiğit olsun ki rahat uyuyayım.

Kadın artık nöbet tutmaktadır köyün girişinde her gün. Gelip geçen atlılardan birini yeni eş seçmek amacındadır. Yolun gözle görülebilen ufkundaki tepeden aşan her atlıyı görünce “işte bu” diye umutlanmaktadır. Ama her seferinde yaklaşan görüntü “Varacağın erkek benden yiğit olsun” uyarısı karşısında hayal kırıklığı oluşturmaktadır. Yeni bir koca beklentisi kadının bedeninde tarifi imkânsız yangınlar oluşturmuştur. Şehvet duygusuyla gittikçe katlanılmaz bir hale gelen bekleyiş her gün yeni bir hayal kırıklığıyla sürüp gider.

Derken bir gün ufukta bir atlı belirir. At binişi, heybeti ile cepheye gidip de dönmeyen erinden daha yiğit bir görüntüsü vardır. Kadın yeni bir hayal kırıklığı korkusuyla yaklaşmasını bekler atlının. Atlı yaklaştıkça daha da artar heybeti. Bu sefer hayal kırıklığı yaşamayacaktır kadın. Atlı yaklaşır. Erkek güzellidir atın üstündeki. Köroğlu gibi heybetli bir yiğittir.

Kadın keser yolunu atlının. Anlatır olanı biteni. Vücudu ateş yalımıdır kadının. Hemen oracıkta yolunu kestiği yiğidin kadını olmak istemektedir. Vücudunu kuşatan arzular aklının önüne geçmiştir. Atlı, kadını süzünce anlar halini. Ancak kadının elinden atının yularını alması da mümkün değildir.

Kadının elinden kurtulmanın güçlüğünü anlayan atlı iner atından. Tutar elinden kadının:

—Tamam, der. Mademki illa da erkeğin olmamı istiyorsun, o zaman benim de bir şartım var. Su karşıdaki yalağı görüyorsun ya önce ona gir güzelce bir yıkan. Sonra istediğin olsun.

Kadın yedi yıldır erkeksiz olan bedeninin biriktirdiği kavurucu ateşle koşar yalağa. Yaylanın karlı soğuk suyuna değen ateşli vücut yavaş yavaş soğur. Şehvetin, aklı ve gönlü dumura uğratan yakıcı arzusu, serin suya yenik düşünce aklı başına gelir kadının. Atlı yaklaşır utançtan kıpkırmızı kesilmiş kadına:

—Güzel ve alımlı bir kadınsın. Bu güzel tene ve bu cazibeye hayır demek kolay değil. Ama bilesin ki benim yolumu bekleyenim var. O yüzden bırak beni gideyim. Umarım beklediğin ve arzuladığın eşi bulursun, der.

Soğuyan vücuduyla birlikte utançtan kıpkırmızı olan kadın, hemen çıkar yalaktan. Giyinir libaslarını ve yol verir atlıya. Atlı ufka doğru kaybolurken ardından mırıldanır:

—Gerçekten de cepheye gönderdiğim erimden daha yiğitmişsin. Yolun açık olsun.

Fıkralar

Bir yörede anlatılan fıkra bir başka yörede benzer bir metin olarak yer alabilir ya da yöresel bir fıkra tipi, bir başka yörede bir başka adla karşımıza çıkabilir. Zamanla, yöreye ait fıkra kahramanları unutularak, yöresel kimliğinden boşanıp Nasrettin Hoca veya Bektaşi gibi bir proto-tipin adı altında ulusal bir kimliğe bürünebilirler. Gümüşhane yöresi fıkralarında da bu durumu gözlemlemek mümkündür. Yöre fıkralarında çeşitli fıkra tiplemeleri yanı sıra aileler ve bazı köyler için de fıkralar anlatılır. Torullu Hadi, Deli Fayık, Molla Hayri, Kiraz Bibi, Mahmut Tuğlu, Kazım Hirik, Fazıl Balyemez, Temel Ağa gibi gerçekten yaşamış nüktedan insanlar fıkra tipine dönüşmüşlerdir.

 

Fıkra Örnekleri

Biz Ne Vereceyük: Bir hemşerimiz Gümüşhane mal pazarında gezinmektedir. Niyeti bir inak satın almaktır. Bir süre sonra alacağı hayvana karar verir ve satıcıya yaklaşır. Satıcının elini yakalar, hem sallar ve hem de pazarlığa başlar:

-Hele de bahah, malıyın gaça satirsan?

-Altı yüz gayme verecesen.

Fiyatı çok bulan hemşerimiz satıcının kolunu iyice bir salladıktan sonra lafı gediğine koyar:

-Sen hele bi beş yüz de bahah, biz ne vereceyük.

Farzet Ki Ağacam: Kelkitli hemşerimiz yolun ortasından gerine gerine yürümektedir. Arakadan yaklaşan otomobil basar kornaya. Yol ortasından yürüyen önce umursamaz. Ama şoför de inatçıdır, iyice yaklaşır ve kesiksiz bir şekilde kornayı öttürür. Yolun ortasından yürüyen hemşerimiz sonunda dayanamaz:

-Ne oldu gardaş, farz et ki ben bir ağacam, dolaş etrafımdan.

Getir Bize de İki Çay: İki hemşerimiz gurbetçi olarak Edirne’ye giderler. Ramazan ayı içerisinde bir yaz günüdür. Gezerken birçok kimsenin oruç tutmadığını görünce hemşerimiz dayanamaz ve şöyle der:

-Allah’ım, taşı bize verdin, fakirliği bize verdin, yerin iyisini bu adamlara verdin üstelik oruç da tutmuyorlar.

Garsona seslenir:

-Getir bize de iki çay.

İsteyene Göre: Hayatını kemençe çalarak kazanan bir hemşerimiz, bir bayram günü kemençesiyle köyün mezarlığına gider. Yakınlarına duasını okuduktan sonra başlar kemençe çalıp söylemeye. Kemençe sesini duyan köylüler kızarlar:

-Ula sen delirdin mi? Mezarlukta kemençe çalınır mı? Günahtur da. Kes kemençeyi.

Kemençeci bir süre aldırmaz ama bakar ki kınamaların ardı arkası gelmeyecek, türküyü kesip köylülere seslenir:

-Hoş burada yatanlar hep dua mı isteyi, dua  isteyenler de var, kemençe de isteyenler var. Dua istiyenlere dua ettum, kemençe istiyenlere de kemençe çalayırum.

Kalduruma Mı Çıham: Kelkit ilçesinde insanlar yol ortasından yürüme huylarıyla bilinirler. Kaldırımlar kahve masalarıyla işgal edildikten sonra bu huy olmaktan çıkıp mecburiyete de dönmüştür ya o başka fasıl. Yaşlıca bir kadın yolun tam ortasından yürümektedir. Arkadan bir otomobil yaklaşır. Acı acı kornaya basar ama kadın hiç umursamaz. Otomobil sürücüsü iyice yanaşır kadına. Ve kesiksiz bir şekilde kornaya basar. Uzun süre çalan korna sesinden sonra kadın döner geriye ve umursamaz sesiyle şoförü azarlar:

-Vışş, neydem ki, kalduruma mı çıham?

Memnun Kalmasa: İki hemşerimiz Ramazanla ilgili kendi aralarında sohbet etmektedirler. İçlerinden birisi:

-Bu yılda geldi gidiyor mübarek. Acaba bizden memnun kaldı mı, der.

Diğeri:

-Memnun kalmasa her yıl on gün erken gelmezdi herhalde, der.

Okumadan Hatip Yazmadan Kâtip: Kelkit’in bir köyüne Of’tan bir imam gelir. Ancak köylüler sorularla Oflu hocayı bunaltırlar. Hoca köylülerin bilgiçliklerine dayanamaz, köyden kaçmaya karar verir. Caminin kapısına şöyle bir yazı yazıp bırakır:

-Siz, okumadan hatip, yazmadan kâtip olmuşsunuz. Size hoca ne lazım

 

Sen Bu Kafayla: Teyip Emmi, hiç trene binmemiştir. Gittiği yakın bir ilde trene el kaldırır, tren durmayınca da:

-Get, sen bu kafayla zor para kazanırsın, der.

Tuttu Attılar Kuyuya: Şiran Telme Köyü eşrafından Molla Hayri Hoca'yı (Allah rahmet eylesin) ne zaman bir davet ya da iftar yemeği olsa lafa tutarlarmış ve mutlaka soru sorarak eski kıssalardan anlattırırlarmış. Hoş sohbet bir zat olan ve kıssaları anlatmayı seven Molla Hayri kıssayı anlatıncaya kadar sofradaki yemekleri bitirirlermiş. Bu durum bir böyle, üç böyle devam etmiş. Yine bir gün bir toplu yemekte sofra başında birisi Molla Hayri’yi lafa tutmak için muzip bir edayla:

-Hocam Yusuf Aleyhisselam kıssasını anlatır mısın, demiş.

Hoca bir sofraya bir de muzip tebessümlerle kendisine bakanları süzmüş, bir eline kaşığı alıp:

-Ne olacak işte, tuttular Yusuf Aleyhisselam’ı  attılar kuyuya, diyerek başlamış yemeğe.

Verdiniz de mi İsteysiz: Hemşerimizin birisi ehliyeti polislerin verdiği dönemlerde ehliyet almak ister. Ama bir türlü ehliyet alamaz.

Fakat hemşerimiz iyi bir sürücüdür ve kamyon kullanmaktadır. Bir gün Gümüşhane girişinde kamyonunu durdurup kendisinden ehliyet isterler. Hemşerimiz polislere çıkışır ve şöyle der:

-Verdiz de mi isteysiz?

Masallar

Masal türünün bütün örneklerinde olduğu gibi Gümüşhane masalları da üç kısımdan oluşmaktadır: Tekerleme ile başlayan, “masalın başı, masalın kendisi ve masalın sonu.”  Gümüşhane ve çevresinde derlenen 106 masal metninden 90 tanesi halk masalı, 13 tanesi hayvan masalı, 3 tanesi gülmece unsurlu fıkra mahiyetindedir.

 

Masal Örnekleri

Koca Neneyle Tilki: Bir varmış, bir yokmuş. Bir Koca Nene varmış. Bu nenenin bir tek ineği varmış. Bu ineği sağar, sığar, sütünü satar, geçinirmiş. Bir gün Koca Nene sütünü sağmış, küleği götürmüş, havlunun ortasına koymuş, işine gitmiş. Az sora gelmiş bakmış ki süt yok, külek boş. Bir böyle, beş böyle.

-Allah Allah! Bunda bir iş var, demiş.

Bir sabah gene sütü sağdıktan sonra gene götürmüş küleği havlunun ortasına koymuş, kendi de bir köşeye gizlenmiş. Bir de bakmış ki ne baksın, bir tilki küleğe yanaşmış, sütü içiyormuş. Hemen satırı kapmış nene, tilkinin kuyruğuna bir indirmiş, koparmış tilkinin kuyruğunu. Tilki dönmüş Koca Nene’ye yalvarmış:

-Nene, nene, kuyruğumu geri ver, demiş. Nene de:

-Yok, vermem, kâfir, sen benim sütümü nasıl içersin, demiş.

Tilki gene:

-Nene, nene, kuyruğumu ver, diye yalvarmış.

Nene de merhamete gelmiş:

-Git sütümü getir, sana kuyruğunu vereyim, demiş.

Tilki koyuna gitmiş:

-Koyun kardeş, koyun kardeş, bana süt ver, neneye vereyim, kuyruğumu alım, diye yalvarmış. Koyun da demiş ki:

-Sen git bana ot getir, ben de sana süt vereyim.

Tilki ne etsin, gitmiş çayıra:

-Çayır, çayır, bana ot ver, koyuna vereyim, koyun bana süt versin, Nene’ye vereyim, kuyruğumu alayım.

Çayır demiş ki:

-Git bana kızları al getir, üstümde oynasınlar, ben de sana ot vereyim.

Tilki kızlara gitmiş:

-Kızlar, kızlar, ne olursunuz, gelin çayırda oynayın. Çayır bana ot versin. Otu koyuna vereyim, koyun bana süt versin, sütü Nene’ye vereyim, kuyruğunu alayım.

Kızlar demişler ki:

-Git bize inci getir, gelelim çayırda oynayalım.

Ne etsin gorona tilki? Kalkmış kuyumcuya gitmiş:

-Kuyumcu kardeş, kuyumcu kardeş! Bana inci ver, götürüm kızlara vereyim, kızlar gitsin çayırda oynasınlar, çayır bana ot versin, otu götüreyim koyuna vereyim, koyun bana süt versin, sütü alayım, götüreyim Nene’ye vereyim, kuyruğumu alayım.

Kuyumcu demiş ki:

-Git bana yumurta getir, sana inci vereyim.

Tilki bu sefer de tavuklara gitmiş:

-Pullu pullu tavuklar! Böyle böyle oldu, başıma bu haller geldi. Gelin bana yumurta verin, götürüm kuyumcuya vereyim, kuyumcu bana inci versin, götürüm kızlara vereyim, kızlar gitsin çayırda oynasınlar, çayırdan ot alayım, koyuna vereyim, koyun bana süt versin, Nene’ye vereyim, kuyruğumu alayım.

Tavuklar demişler ki:

-Git bize lazut getir, yumurta verelim.

Tilki tutmuş yolu, gitmiş lâzut tarlasına:

-Tarla tarla! Ne olursun, ne olursun. Bana biraz lâzut ver, götüreyim tavuklara vereyim, tavuklar bana yumurta versin, yumurtayı alayım, kuyumcuya vereyim, kuyumcudan inci alayım, kızlara vereyim, kızlar gitsin çayırda oynasınlar, çayır bana ot versin, koyuna vereyim, koyun bana süt versin, Nene’ye vereyim, kuyruğumu alayım.

Tarla da demiş ki:

-Git bana su getir, sana lazut vereyim.

Tilki almış yolu gitmiş dereye:

-Dere, dere! Bana su ver, tarlaya vereyim, tarladan lâzut alayım, tavuklara vereyim, tavuklardan yumurta alayım, kuyumcuya vereyim, kuyumcudan inci alayım, kızlara vereyim, kızlar gitsin çayırda oynasınlar, çayırdan ot alayım, koyuna vereyim, koyundan süt alayım, Nene’ye vereyim, kuyruğumu alayım.

Ne ise, tilki dereden suyu almış, götürmüş tarlaya vermiş, tarladan lâzut almış, tavuklara vermiş, tavuklardan yumurta almış, kuyumcuya vermiş, kuyumcudan inci almış, kızlara vermiş, kızlar gitmişler, çayırda oynamışlar, çayır ona ot vermiş, otu almış koyuna vermiş, koyundan süt almış, Nene’ye vermiş, kuyruğunu almış, çıkmış, gitmiş.

Tamahkâr Köylü: Zamanın birinde köylünün biri şehirden köyüne dönerken geçe kalmış, akşam olmuş, hava kararmış. Gidilecek epeyce de yolu varmış. Gece vakti kurda kuşa rastlarsa hali nice olur zavallının. Geceleyebileceği bir yer ararken aklına ilerdeki değirmen gelmiş. Hızını artırarak erkenden o değirmene sığınmış:

-Erkenden yatayım da sabah yola gecikmeyeyim.

Zahire doldurup öğüttükleri teknenin içine girmiş. Biraz sonra tam uykuya dalacağı sırada değirmenin kapısı açılmış. Ne görsün, ayı, tilki ve kurt birer kucak odunla içeriye girmişler. Bu hayvanlar odunu duvardaki ocağa çatmışlar, ateşleyip karşısına geçmişler. Başlamışlar konuşmaya. Köylü de teknenin içinde onları dinlemekte. Konuşmaya önce tilki başlamış:

-Arkadaşlar, şu insanoğlu ne avanaktır, bu yolda giderken ilerideki köşede bir taş vardır. O taşın önünde de büyük bir taş vardır. Onun altındaki güvecin içi altın dolu, alıp da o altınları yemezler.

Teknedeki köylü konuşmaları daha dikkatle dinlemeye başlamış. Sıra kurda gelmiş, o başlamış anlatmaya:

-Filanca memleketin padişahını bir dert tutmuş ki sormayın, nerdeyse ölecek. Hâlbuki padişahın sürüsünde uyuz bir koç vardır, onu kesseler de kanını padişahın yaralarına sürseler derhal iyi olacak. Bunu beceremiyorlar. Hakikaten şu insanoğlu çok avanakmış.

Sıra ayıya gelmiş, başlamış o da anlatmaya:

-Siz ne diyorsunuz yahu, falan şehirde ahali susuzluktan kırılıyor, suları yok. Hâlbuki şehrin üst başındaki çam ağacının altında öyle bir su var ki değirmeni döndürür. Orayı eşip de suyu çıkaramıyorlar.

Hayvanların uykuları gelmiş, yatmışlar. Sabah olunca da erkenden kısmetlerini aramak için yollara düşmüşler.

Arkalarından da köylü saklandığı yerden çıkıp gece konuşulanların peşine düşmüş. Önce tilkinin dediği taşı kaldırmış. Bir güveç dolusu altın! Altınları alıp doğruca hasta padişahın yanına girmiş:

-Padişahım, ben senin derdinin dermanını biliyorum. Eğer seni iyi edersem bana ne verirsin?

-Sen beni bu dertten kurtar, ne istersen veririm.

-Küçük kızını bana verirsen seni bu dertten kurtarırım.

-Hay hay, verdim gitti.

Bu köylü hemen padişahın sürüsüne gidip kurdun dediği uyuz koçu bulmuş saraya getirip kestirmiş. Kanını padişahın yaralarına sürmüş. O gün padişah yatmış, ertesi gün hamama götürmüşler. Padişah eskisinden iyi olmuş. Köylüye:

-Oğlum sen vazifeni yaptın, sıra geldi bana. Hemen düğününüze başlayalım

-Hayır padişahım, benim bir-iki işim daha kaldı, onları da yapayım da ondan sonra düğünümü yaparız.

Oradan ayrılır ayrılmaz doğruca susuz şehrin valisine çıkmış:

-Efendim, bu şehrin suyu yokmuş, doğru mu?

-Evet oğlum, hiç suyumuz yok.

-Ben şehrinize bu yakınlardan bir yerden su çıkarırsam bana ne verirsiniz?

-Eğer su çıkarırsan sana büyük bir mükâfat vereceğim.

Vali bunun yanına üç dört amele verdirmiş. Gidip çamın dibini eşmişler. Öyle bir su çıkmış ki mandanın beli kalınlığında. Şehir suya gark olmuş. Vali buna ne istediğini sormuş. Köylü demiş ki:

-Ben daha sonra gelirim, biraz işim kaldı, onu da bitirip geleyim.

Köylü değirmenin yolunu tutmuş:

-Bugün de oraya gideyim de bakalım bu gece neler öğreneceğiz.

Köylü, daha önceki gece girdiği teknenin içine girmiş. Hava kararınca tilki, kurt ve ayı içeri girmişler. Hepsinde birer kucak odun var ama ilk geceki gülüp oynayan bunlar değildi sanki. Hepsi üzüntülü, tilkinin suratından düşen bin parça oluyormuş. Zavallı tilkicik düşünüp duruyormuş. Ayı dayanamayıp sormuş:

-Kardeşim, ne düşünüyorsun? Haydi, bir şeyler anlat da dinleyelim.

-İşin mi yok canım, geçen akşam da beni böyle konuşturdunuz da altınlarımı aldınız.

Kurt lafa karışmış:

-Yahu, o gece biz konuşurken burada birisi vardı da bizi dinledi mi acaba? Haydi değirmeni arayalım.

Kurtla ayı değirmeni aramaya başlamışlar. Tilki ise bunların yalandan aradıklarını zannetmektedir. Kurt değirmenin domuzluğuna bakmış, ayı da dibi köşeyi aramış. Tilki bakar ki arkadaşları ciddi ciddi arıyorlar, o da tekneye zıplayıp aramaya oradan başlamış. Bakmış ki orada birisi var, hemen arkadaşlarına seslenmiş:

-Gelin arkadaşlar, gelin. Bizim sırrımızı duyan adam burada!

Köylüyü teknenin içinden çıkartmışlar, değirmenin ortasına getirmişler. Kurt bir bacağından tutmuş, ayı bir bacağından, bunu ikiye ayırmışlar. Akşamdan kalma odunlarla yeniden ateş yakıp kızartmışlar, afiyetle yemişler. Büyüklerden kalma bir söz vardır: Eden, bir gün muhakkak bulur.

Ağlayan Narla Gülen Ayva: Bir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde kudretli bir padişah varmış. Bu padişahın hiç oğlu olmazmış, bütün çocukları kızmış. Hanımı yine hamile olmuş. Padişah, hanımını doğumdan evvel çok korkutmuş:

-Eğer bu sefer de kız doğurursan seni de, kızını da cellât ettireceğim.

Dokuz ay, dokuz saat tamam olmuş, kadın yine bir kız doğurmuş. Başlamış ağlamaya kadın, ebe sormuş:

-Hanım, neye ağlıyorsun?

-Kocam oğlan istiyordu, çocuk yine kız oldu. Şimdi çocuğu da, beni de cellat edecek.

-Adam sen de... Dur bakalım, bir düzen eder, kocana söyleriz.

Padişaha bir oğlu olduğunu söylemişler. Çocuk büyüdükçe de erkek elbiseleri giydirmişler. Çocuk büyümüş, on, on iki yaşlarına gelmiş. Padişah demiş ki:

-Hanım, yemek çek. Çocuk büyüdü. Neredeyse on beşine girecek. Sünnet zamanı geldi.

Kızın anasını bir korku almış. Bir taraftan da büyük bir meydana kazanlar kurulmuş. Padişah tellâllar çağırttırmış:

-Yediden yetmişe eli kaşık tutanlar hep toplansın.

Herkes meydana gelmiş, yemekler yenmiş, içilmiş. Sünnet zamanı yaklaşmış. Herkes yemekte iken kız ağlayarak annesine gitmiş:

-Ana, Allahaısmarladık, artık beni öldülere kat. Senin canını kurtarmak için bu memleketi terk edip gideceğim.

Kızla anası vedalaşmışlar. Kız gizlice kaçarak babasının tarlalarından birine girmiş. Burada karşısına bir beyaz at çıkmış:

-Şehzadem, niye ağlıyorsun?

-Niye ağlamayayım, ben doğduğum zaman babama oğlan diye bildirmişler. Hâlbuki ben kızım. Babam bugün beni sünnet ettirecek; kız olduğumu duyarsa anamı da, beni de cellât ettirecek. Onun için kaçıyorum.

-Peki, ben seni kurtaracağım. Şimdi bana bineceksin, babanın önünden bir o baş süreceksin, bir bu baş süreceksin. Tam kaçacağın zaman dizginlere kip bas, babana Allahaısmarladık et. Evvel Allah’ın izniyle ben seni kurtarırım.

Kız atın gözlerinden öpmüş, üzerine binmiş. Babasının yanına gitmiş:

-Baba, müsaade edersen sünnet olmadan bir iki cirit oynayayım.

-Tabi evladım, oyna.

Bir müddet meydanda gidip geldikten sonra babasının yanına yaklaşarak:

-Baba, Allahaısmarladık sizi, duadan unutmayın bizi, deyip dizginlere kip basmış.

Oğlan atı ile birlikte oradan kaçıp gitmiş. O bu at meğer peri imiş! Bu çocuğu altı aylık yere yarım saatte götürmüş. Bunlar başka bir memlekete varmışlar. Herkeste bir telaş, bir üzüntü, bir endişe; yemekler pişiyormuş, aşçılar durmadan yemek çekiyorlarmış. Kız ata demiş ki:

-Ben bu memlekette ne edeceğim?

-Sen onların yanına gidersin, seni de hizmetçi almalarını söylersin.

-Ya başıma bir hal gelirse ne edeceğim?

-Sana sırtımdan birkaç kıl veririm, darlandın mı kılları birbirine çalarsın, ben hemen gelirim.

Orada kız ile at birbirlerinden ayrılmışlar. Kız aşçıbaşının yanına gitmiş:

-Beni yanınıza hizmetçi alır mısınız?

-Alırım oğlum, herkes burada yemek yiyor, gel sen de ye.

Kız orada erkek elbisesi ile hizmete başlamış. Akşam olunca oradakilerden birine sormuş:

-Bu telâşınız nedir, bana bir anlatsana.

-Oğlum, telâşımızı nasıl anlatayım sana. Bu memlekete yılda bir defa dev gelir, padişahını yer. Padişahımızı yiyecek diye gününden evvel tedbir aldık, yasımız çıkana kadar açlık çekmeyeceğiz.

-Bu iş nasıl olacak?

-Bu gece devin gelme zamanı padişahın kapısı açık bırakılır, Bir yıl daha kimseye dokunmaz.

-Peki, bu devi öldüremiyor musunuz?

-Öldüremiyoruz.

Akşam olup da herkes evlerine çekilince kız, dev gelmeden evvel, kılları birbirine sürtmüş, at gelmiş:

-Ya at, bu memleketin böyle bir usulü varmış. Ben bu devi öldürebilir miyim?

-Öldürebilirsin şehzadem.

-Bana bir kılıç getir öyleyse. Ama bir vuruşta devi ikiye biçsin.

At gidip bir kılıç getirmiş, şehzadeyi tembihlemiş:

-Aman şehzadem seni göreyim, sakın bir daha vurma. Bir daha vurursan dev canlanır, bir daha öldüremezsin. O sana: “Yiğitsen bir daha vur” der, sakın vurma. De ki: “Ben anamdan bir kere doğdum.”

Kız kılıcı alıp kapıları açık olan saraya gitmiş. Bir kapının anahtar deliğinden bakmış ki bir kız hem gergef işliyor, hem de ağlıyor. Elbiseleri de hep allı. Bu, padişahın küçük kızı imiş. Yanındaki odada beyazlar giyinmiş kız. O da hem ağlıyor, hem de gergef işliyor. Bu da padişahın ortanca kızı imiş. Üçüncü odada da padişahın büyük kızı karaları giymiş; hem ağlıyor, hem de gergef işliyormuş. Allı giyinmiş cariyeye vurulmuş, ama kendi de kız, o da kız. Bir de kulak vermiş, bir gürültü var dışarıda. Bir ses, bir şamata, bir çatırtı. Dev gelip doğrudan padişahın odasına girmiş. Padişah da korkusundan yatağında ölü gibi yatıyormuş. Dev padişaha yanaşır yanaşmaz kız arkasından deve kılıcı nasıl indirmişse devi ikiye bölmüş. Dev seslenmiş:

-Ademoğlu yiğitsen bir daha vur.

-Ben anamdan bir kere doğdum, iki kere doğsaydım belki bir daha vururdum.

Dev ölmüş. Kız hemen cebinden bıçağını çıkartıp devin sağ kulağını kesmiş, cebine koymuş. Sabahleyin padişah uyanmış ki dev ölmüş, kendisi sağ. Minare gibi bir dev evin yüzüne devrilmiş. Padişah hemen sokağa fırlayıp tellâllara filan lüzum görmeden bağırmaya başlamış:

-Ey, bu devi kim öldürdüyse çıksın, dünyalığını verip ahretliğine karışmayacağım.

Aşçılardan biri ortaya çıkmış:

-Ben öldürdüm padişahım.

Padişah bunun dünyalığını vermiş. Hizmet edenlerden biri de gidip kendisinin öldürdüğünü söylemiş, padişah onun da dünyalığını vermiş. Aşçılardan biri bu oğlanı da padişaha gönderip para alması için teşvik etmiş. Aşçı ile birlikte padişahın huzuruna çıkmışlar:

-Padişahım sağ olsun, devi asıl öldüren benim.

-Oğlum, senin yaşın küçük, devi öldürmeye gücün yetmez. Para istiyorsan vereyim.

-Padişahım sağ olsun, bakın bakalım devin sağ kulağı üstünde mi, değil mi? Devi ben öldürdüm, öldürdükten sonra da kulağını kesip cebime koynum.

Padişah bakmış ki, hakikaten de devin kulağı yok. Oğlana sormuş:

-Oğlum, muradını iste.

-Muradım, senin allılar giyen cariyendir sultanım.

-Oğlum, keşki ya siyahlıyı veya beyazlıyı isteseydin. Allı giyen kızım biraz fenadır, onu yola getiremeyiz. Neyse, mademki beni ölümden kurtardın, onu sana veririm. Kızıma sorayım, gelirse alır gidersin.

-Kızım, bak bu delikanlı beni ölümden kurtardı, seni ona vereceğim.

-Baba, bu akşam düşüneyim de ben cevabımı yarın sabah bildiririm.

Bu kız da periler padişahının oğlu ile sevişiyormuş. Akşam olunca kız allılar giyen cariyenin anahtar deliğinden cariyeyi seyretmiş. Cariye bir altın leğen getirip içine su koymuş. Gidip pencereyi açmış, bir kuş gelmiş. Çırpınmış, çırpınmış, suya girip yıkandıktan sonra bir delikanlı oluvermiş. Allı cariye ile sevişmişler, söyleşmişler, gülmüşler. Ayrılacakları zaman kız:

-Gözümün nuru, babam bugün beni bir miskine vermek istedi, ne dersin?

-O da mı dert. Sen ondan devlerin şimşir tarağını istersin, oraya giden de gelmez. Devler onu öldürür, biz de atlatmış oluruz.

Kız da bunları kapıdan dinlemiş, sonra gidip yatmış. Sabah olunca padişahın huzuruna çıkmış.

-Padişahım, kızınızı sesleyin bakalım ne diyecek.

Kızı çağırmışlar:

-Baba, bir arzum var, onu yerine getirirse onunla giderim, yoksa gitmem.

-Söyle bakalım kızım arzun neymiş?

-Devlerin şimşir tarağını istiyorum.

Padişah oğlana dönüp:

-Oğlum, getirebilir misin?

-Padişahım sağ olsun, getiririm.

Oğlan kılığındaki kız tarağı getirmek için dışarı çıkınca kılları çakmış, at gelmiş:

-Beni devlerin memleketine götüreceksin, devlerin şimşir tarağını getireceğim.

-Peki, bin sırtıma.

Kız atın sırtına binmiş, devlerin hududuna gelince:

-Şehzadem, içeri gidersin, eğer devlerin gözleri bakıyorsa anla ki uyuyorlar; yok kapalı ise anla ki uyanıklar. Ondan istifade et. Hemen şimşir tarağı al, sakın arkana dönüp bakma, benim yanıma kaç, ben seni kurtarırım.

Kız, atın dediği gibi gitmiş. Devlerin gözlerinin açık olduğunu görünce uykuda olduklarını anlamış. Hemen şimşir tarağı alıp atın yanına gelmiş. At da bunu alıp kaçmış. Kız tarağı getirip padişaha vermiş:

-Padişahım, arzu ettiğiniz tarağı getirdim, bakalım kızınızın başka muradı var mı?

Kız yine ertesi sabah söylemek kaydıyla babasından bir gece daha müsaade istemiş. Kız, gece de cariyenin odasının anahtar deliğinden olup bitenleri görmüş. Kuş, cariyenin açtığı pencereden girip altın leğendeki suda yıkandıktan sonra yakışıklı bir delikanlı olmuş. Cariye buna demiş ki:

-İki gözüm, miskin oğlan arzu ettiğimiz tarağı babama getirdi, şimdi ne yapacağız?

-Devlerin aynasını isteriz.

Kız bunları duyduktan sonra anahtar deliğinden bakmayı bırakıp yatmaya gitmiş. Sabah olunca padişah kızını sesletmiş:

-Kızım ne istiyorsun?

-Devlerin aynasını istiyorum babacığım.

Kız kılları sürterek atı çağırmış, onun yardımı ile tarağı getirdiği gibi aynayı da getirip padişaha vermiş. Kız bir arzusu daha olduğunu, eğer devlerin kilimini getirirse o delikanlıya gideceğini söylemiş. Kız dışarı çıkınca kılların birbirine sürterek atı çağırmış, atına binip devlerin hududuna gelmişler. At orada kalmış, kız kilimi almak için gitmiş. Bakmış ki devlerin gözleri açık, onları uyandırmadan kilimi toplayıp kaçmış. Devlerin hududundaki suyun ortasına gelince devler uyanıp beddua etmişler: “Kız isen erkek, erkek isen kız olasın.” Üçüncü eşyalarını da götürünce devler kızıp bu bedduayı etmişler. Hemen kabul olmuş ve kız, oğlan oluvermiş. At da kızın oğlan olduğunu anlamış ve demiş ki:

-Şehzadem, bundan sonra sana sevgim bir iken beş olacak. Artık oğlan oldun, Allah'ın izniyle korkudan çıktık, haydi bakalım.

Padişahın huzuruna çıkıp kilimi vermiş; kız ise en son bir arzusu daha olduğunu, onu da yarın sabah söyleyeceğini bildirmiş. O gece kuş yine gelip camdan içeri girmiş. Kız da kapıda bunları dinlemiş:

-İki gözümün nuru, o miskin arzu ettiğimiz kilimi de getirdi.

-Aman, senin de düşündüğün şeye bak. Ben peri padişahının oğlu olayım da o işi aşıramayayım. Bizim bahçede ağlayan narla gülen ayva ağaçları vardır. Narın yanına gidince ağlamaya başlar, ayvanın yanma gidersin gülmeye başlar. O zamana kadar ben de askerimle kurduğum pusuda onun tüylerini dökerim.

Sabah olunca padişah kızını çağırıp ne istediğini sorar, o da:

-Baba, ağlayan narla gülen ayva ağaçlarını meyvelerini istiyorum, bu son isteğimdir. Bunu da getirirse onunla evlenirim.

-Getirebilir misin oğlum?

-Getiririm padişahım. Ama hiç ayva güler de nar ağlar mı?

Oğlan yola çıkmış, kılları birbirine sürtmüş, at gelmiş. Ata binip yola koyulmuş. Bir müddet gittikten sonra ilerde birkaç çocuğun kavga ettiğini görmüşler. At şehzadeye demiş ki:

-Şehzadem, ilerde çocuklar kavga ediyorlar. Bunlar padişah çocuklarıydı, babaları ölünce bütün malları yediler, bitirdiler. Bir kamçı, bir fes, bir ok, bir de yay kaldı; onları bölüşemiyorlar. Oraya gidince bu eşyaları bölüştürecekmiş gibi ok ile yayı fırlatırsın. Onlar almak için gidince kamçı ile fesi alır yerine biraz altın bırakırsın. Onlar bize ilerde lâzım olacak.

Oğlan atın dediği gibi yapmış. Bakmış ki iki oğlan çocuğu dövüşüyorlar:

-Durun bakalım, niye dövüşüyorsunuz?

-Ya kardeş, babamız öldü, bütün malını yedik, şimdi ise elimizde bunlar kaldı, onları da bölüşemiyoruz.

-Ok ile yayı bana verin, ben yayı uzaklara fırlatacağım. Hanginiz erken getirirse kamçı da onun, fes de onun. Bu işe razı olur musunuz?

-Oluruz, demişler.

Şehzade oku fırlatınca onlar arkasından gitmişler. Bu da oraya biraz altın bırakıp kamçı ile fesi alıp yola devam etmiş. Periler padişahının bahçesine yaklaşınca at demiş ki:

-Başına bu fesi örttüğün zaman seni kimse göremez. Ağlayan narla gülen ayvanın yanına gidince bu kamçıyı çaldın mı kökünden çıkartıp kucağına alacaksın. Onlar senden meyvelerini istediler, sen ağaçlarını kucaklayıp götüreceksin.

Fesi örtüp bahçeye giren oğlan her tarafın asker dolu olduğunu görmüş. Bütün bahçeyi karınca gibi asker sarmış. Askerlerin yanından geçmiş, askerler bunu görememişler, içeriye, padişahın sarayına girmiş ki allı cariye padişahın oğlu ile sedirde oturmuşlar. Öğle yemeği gelmiş. Bu da oturup onlarla yemek yemiş, bir el fazladan siniye gidip gelmiş. Kız demiş ki:

-İki gözüm, babam beni bu oğlana verirse nasıl olacak.

-Dur bakalım, oğlan buraya gelince onu parçalarız.

Hâlbuki oğlanda orada, onlarla beraber yemek yemiş, eli siniye gidip gelmiş, kimse görememiş. Yemekten sonra kız oğlana bir mendil hediye etmiş:

-Al bu mendil benden sana hediye olsun.

Oğlan da mendili alıp minderin üzerine koymuş. Fesin altındaki oğlan ise mendili minderin üzerinden alıp cebine koymuş. Dışarıya çıkıp kamçıyı ağaçlara vurup kökünden sökmüş, kucağına alıp atın üzerine bindiği zaman bağırmış:

-Ey peri padişahının oğlu, ben hünerimi belli ettim, sen de hünerini belli et.

At bunu alınca havalanmış, getirmiş padişahın sarayının yakınına bırakmış.

Peri padişahının oğlu dışarı çıkmış ki askerler şaşkın bir haldeler:

-Padişahım sağ olsun, ne duruyorsun, ağaçları kökünden söküp götürmüşler. Nasıl oldu bir türlü anlayamadık?

Padişahın oğlu içeri gelip kıza demiş ki:

-Senin verdiğin mendili aldı, siniye gitti geldi, bizimle yemeği yedi, ağaçları kökünden söktü götürdü. Sen, benden çok ona münasipsin. Şimdiden sonra sen benim dünya ahret bacımsın.

Kızı oradan alıp evlerine koymuş, vedalaşıp ayrılmışlar. Padişah ağaçlan görür görmez kızını çağırıp başka arzusu olup olmadığını sormuş, o da:

-Baba, başka arzum yok. Hepsi yerine geldi, beni artık verebilirsin.

Kırk gün, kırk gece toy düğün etmişler, bunları içeri atmışlar. Bir müddet burada kaldıktan sonra oğlan padişaha demiş ki:

-Padişahım sağ olsun, ben babama gideceğim bana müsaade.

Padişah kızına yükte yeğnik, pahada ağır çeyizler vermiş. Oğlan karısını alıp babasının memleketine doğru yola çıkmış. Yaklaşınca babasına müjdeciler göndermiş. Babası oğlunu topla, tüfekle, davulla zurnayla karşılamış:

-Oğlum, niye kaçmıştın, başından neler geçti, anlat bakalım.

Bu da başından geçenleri anlatmaya başlamış:

-Kaçmamın sebebi, ben olduğum zaman kız imişim, bütün bunlar başımdan geçti, devler beni kargışladı, oğlan oldum. Anamla beni kesmeyesin diye kaçtım.

Padişah kızmış:

-Cellât! Benim çocuğuma niye bu kadar eziyet verdirdin, diye karısının boynunu cellât ettirmeye kalkmış. Oğlan babasının ayaklarına kapanmış:

-Baba, anam da can korkusundan bana yaptırdı. Yoksa oğlan olmayacaktım. Anamı bağışla.

Padişah, oğlunun isteği üzerine anasını bağışlamış. Yeniden kırk gün, kırk gece düğün etmişler. Yiyip içip muratlarına geçmişler, darısı hepimizin başına.

Efsaneler

Efsane, gerçek veya hayalî, muayyen şahıs, hadise veya yer hakkında anlatılan bir hikâyedir. Saim Sakaoğlu, Anadolu-Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Katalogu adlı eserinde, efsane hakkında yapılan yerli ve yabancı birçok tarifi inceledikten sonra, efsanenin hususiyetlerini şu şekilde tespit etmiştir:

•          Şahıs, yer ve hadiseler hakkında anlatılırlar.

•          Anlatılanların inandırıcılık vasfı vardır.

•          Umumiyetle şahıs ve hadiselerde tabiatüstü olma vasfı görülür.

•          Efsanelerin belirli bir şekli yoktur; kısa ve konuşma diline yer veren bir anlatmadır.

Türk dünyasında efsane kavramı üzerinde yapılan çalışmalarda birçok kavramın sık sık birbirine karıştırıldığı görülmektedir.  Efsane karşılığı olarak söylence ve rivayet terimlerini kullananların da olduğu görülmektedir. Dini nitelikli efsanelere ise menkıbe denmektedir. Ahmet Yaşar Ocak, menkıbe için: “Menkıbe yahut menakıp, tasavvuf tarihinde, sufilerin izhar ettikleri harikulâde olaylar demek olan kerametleri nakleden küçük hikâyeler manasına tahminen IX. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Şu halde menakıpların esasını kerametler teşkil eder.” demektedir. Menkıbenin yanı sıra mit ve mitos kavramları da sık sık efsane kavramıyla birlikte ve yan yana kullanılır.

 

Efsane Örnekleri

Kara Taş: Rivayet olunur ki Çağırgan Baba, develeriyle birlikte Horasanından gelmiştir. Bu bölgeye geldiğinde demiş ki:

-Benim develerim nerede yatarlarsa orada konaklarım.

Develer Kabaktepe Köyünde buğun ziyaret evi olarak bilinen yerde konaklamışlar. Çağırgan Baba da oraya evini kurmuş. Evinin ağaçlarını ormandan geyiklere taşıttığı anlatılır.

Çağırgan Baba bu köye yerleştikten sonra kalbi kötü bazı insanlar Çağırgan Baba’yı şikâyet etmişler. Bunun üzerine zamanın yönetimi Çağırgan babayı cezalandırmak için tutuklar. Götürülürken Çağırgan Baba hanımına dönerek:

-Beni götürüyorlar, beni ateşe atacaklarmış. Sen bu taşa dikkat et. Karataş terledikçe sen Karataşa su dök, demiş.

Çağırgan Baba’yı fesatların gammazlığına aldanan yetkililer fırına atıp fırının ağzını kapatmışlar. Hanımı Karataş terledikçe taşa su dökmüş. Bir ara fırının ağzını açtıklarında ne görsünler? Çağırgan Baba’nın bıyığının bir yanından ter akıyor, diğer yanından buz asılıyor. Bunun üzerine Çağırgan babayı fırından çıkartıyorlar. Fesatların dedikodularına uyarak bir ermiş kişiyi cezalandırmaya kalktıklarına pişman olmuşlar.

Çağırgan Baba’yı fırından çıkarıp özürler dilemişler. Köyün tapusunu Çağrıgan Baba’nın zaviyesi üzerine kaydetmişler. Köyün yakınlarındaki arazilerden atlarına yemlik ekmek için bir tarla verilmiş. Erzincan’ın Üzümlü ilçesinden üzüm ihtiyacını, yakınlardaki ormanlardan da odun ihtiyacını karşılaması için ferman çıkarılmış. Köy, Çağırgan Baba zaviyesine vakfedilmiştir.

Köyde hala kara taşın bulunduğu yer ziyaret evi olarak bilinir. O evin üzerindeki ağaçların geyiklerle ormandan getirildiği rivayet edilir. Çağırgan Baba’nın köyde türbesi mevcut olup köy mezarlığıyla birlikte duvarla çevrilmiştir. O sülaleden olanların narlı demiri dilleriyle yalayabilme yetenekleri olduğu söylenir. Elleriyle narlı taşları, korlar aldıkları halde yanmadıklarına şahitlik edilir. O sülaleden olan kadınların da aynı maharete sahip oldukları, ancak evlendikten sonra bu özelliklerini yitirdikleri rivayet edilir.

Al Karısı: Köse bucağının Obektaş (Gindeherek) köyünde, köy halkının cin taifesinden olduğuna inandığı Al Karısı adlı bir mahlûk genç bir lohusayı her gece rahatsız ediyormuş. İlk günler kadın kendi gayretiyle bu mahlûktan kurtulmayı başarmış. Nihayet dayanamayıp bir gece kocasına haber vermiş.

O gece, kadının kocası, odaya gizlenmiş. Al Karısının gelmesini beklemeye başlamış. Gece yarısından sonra Al Karısı içeriye girmiş ve kadının boğazına sarılıp boğmaya kalkışmış. Loğusa kadının kocası, saklandığı yerden çıkmış ve Al Karısının üzerine hemen bir iğne takmış. Böylece cin zararsız hâle gelmiş. Çünkü cin taifesinden olan bu Al Karısı elbisesine takılan iğneyi çıkaramazmış ve o iğne üzerinde olduğu sürece kaçamazmış.

Al Karısı, üzerindeki iğne ile birlikte o eve yıllarca hizmet etmiş. Bir yandan da ev sahibine yalvarır. Ev sahipleri sonunda dayanamayıp bir daha o eve ve köye gelmemesi sözünü alarak yakasındaki iğneyi çıkarmışlar. Al Karısı evden ayrılıp gitmiş. O eve ve köye o günden sonra bir daha Al Karısı gelmemiş.

Kırk Gözeler (Tomara): Eski zamanlarda Seydibaba Köyünün bir ermiş çobanı varmış. Ama bu ermiş çoban ululuğunu insanlardan saklarmış. Her gün sürüsünü teperlerde otlatıp gözlerden saklı bir çukura indirip yatırırmış. Köylü, çobanın o susuz çukur yerde sürüyü yatırmasından, sürüyü susuz bıraktığı gerekçesiyle şikâyetçi olmaya başlamış. Bir gün, çobanı gizlice takip etmişler. Tam öğle zamanı çoban yine sürüyü aynı ıssız yere indirmiş. Elindeki değneğini toprağa vurmuş. Çıkan sudan kendisi abdest alıp namazını kılmış, sürü de suyunu içmiş. Çoban namazını kıldıktan sonra bakmış ki köylü kendini seyrediyor. Buna çok kızan çoban kavalını bir tarafa, bıçağının kılıfını bir tarafa savurmuş. Biri düşmüş Tomara Şelalesi'ne, diğeri de Çamoluk İlçesi'nin Mindaval Köyü'ne.

Bıçağın kını ile kavalın düştüğü yerden sular fışkırmış. Kırk ayrı yerden su çıkan Tomara Şelalesi'nin diğer bir adı da Kırk Gözeler olarak günümüze kadar gelmiş.

Kocakarı Fırtınası: Şiran’ın Akbulak (Norşon) köyünde Kemer Köprü mevkiinde “Koyun Taşları” isminde bir yer vardır. Koyuna benzeyen bu taşların Allah’a isyankâr olan bir yaşlı kadının sürüsünün taş kesilmiş kalıntıları olduğuna inanılır. Hikâye şöyledir:

Yayla zamanı yaklaşmış. Göç hazırlıkları tamamlanmış. Ama göç günü bir fırtına kopmuş. Yükünü ve hayvanlarını hazırlamış olan bir yaşlı kadın açmış ellerini ve dua etmiş:

—Allah’ım yaylaya varmak için bana müsaade verirsen yaylada sana bir kurban keseceğim.

Allah, yaşlı kadının duasını ve adağını kabul etmiş. Fırtına durmuş, hava düzelmiş. Güllük gülistanlık bir bahar havası kaplamış dağları. Yaşlı kadın varmış yaylaya. Yaymış koyunlarını. Yakmış ateşini ve kazanda süt pişirmeye başlamış. Aklına adağı gelmiş. En sevdiği koçu kurban etmek üzere verdiği adağı hatırlamış ama kıyamamış koça. Başından bir “bit” yakalamış ve biti öldürerek:

—İşte bu da kurbanım, demiş.

Yaşlı kadının bu yaptığı “Allah’ın gücüne gitmiş”. Feci bir fırtına kopmuş. Yaşlı kadın süt mayalamak için kullandığı kazanın altına girmiş. Donup kalmış. Yaşlı kadın ve davarları o halleriyle taş kesilmişler. Bu yüzden yaylaya göçme zamanına yakın kopan fırtınaya “Kocakarı Fırtınası” denir olmuş.

Ahtabur Gölü: Şiran ilçesinin Akbulak köyü sınırları içerisinde adı Gara Göl olarak bilinmekle birlikte Ahtabur olarak da anılan bir göl vardır. Gölün adının eski zamanlarda bir savaş esnasından hatıra olduğuna inanılır. Rivayet şöyledir:

Çetin geçen bir kış mevsimidir. Savaş yıllarıdır. Kar ve fırtınayla birlikte oluşan çığ gölün üzerini bir kar tabakasıyla kaplar. Gece yürüyüşüyle araziden geçmekte olan bir tabur asker tipi ve fırtına nedeniyle önünü göremeyecek haldedir. Üzeri karla kaplı göle düşer askerler. Bir tabur asker boğulur. Askerleri daha açık bir yürüyüşle komuta eden yüzbaşı askerlerinin suya düşmesiyle birlikte:

—Ah taburum, diye feryat eder.

Bu olaydan sonra Kara gölün adı Ahtabur gölü olarak anılmaya başlar.

İbiguguk Kuşu: Eski gelinler, kayınpederlerinin karşısına, yalnız gözlerin açıkta kaldığı bürükle görünürlermiş. Bir gün evde kimsenin olmadığı bir saatte gelin Yusuf adındaki, bebeğini uyutup, yere koyduğu leğende yıkanmaya başlamış. Başını yıkamış, toplamış. Yarı çıplak bir halde saçını tararken o esnada kayınpederi içeri girmiş. Gelin o kadar utanmış, o kadar hicap duymuş ki tüm saflığı ve samimiyetiyle:

—Allah’ım keşke bir kuş olup uçsaydım. Bu utancımı unutsaydım, demiş

O anda dileği kabul olmuş. Başındaki tarakla birlikte bir kuşa dönüşmüş. Açık kapıdan uçup gitmiş. Ama ardında Yusuf adlı yavrucağını bıraktığı için yüreği her zaman ağır başarmış. Bu yüzden başında tarağıyla kapının önündeki ağaca konar.

—Yusuf! Yusuf! Gel sütünü iç. Gel sütünü iç" diye kafiyeli bir şekilde ötermiş. Beklermiş, beklermiş, yavrusu gelmeyince

—İçmezsen zıkkım iç, içmezsen zıkkım iç, der tekrar uçar gidermiş.

Derler ki taraklı kuş her zaman evde körpe bebeği olanların ağacına konarmış. Köy çocukları bu taraklı kuşu dinler gerçekten bu sözlere benzer bir sesle ötüşünü düşünürlermiş. Onun kuşa dönmüş bir gelinden kuşa dönmüş olduğuna inanırlar.

Gelin Taşları: Gelin taşları olarak bilinen kayalık, Giresun’un Alucra, Gümüşhane’nin Şiran ve Torul ilçelerinin sınırlarının kesiştiği bölgede ve Çorak Yaylası olarak bilinen yaylanın Kuzeydoğusundaki dağlık alanda yer alır. Bölgede Torul ilçesini Şiran ilçesine bağlayan patika bir yol bulunmaktadır.

Torul ilçesinin bir köyünden, Şiran ilçesinin bir köyüne gelin götürülecektir. Düğün bittikten sonra gelin ata bindirilir, çeyizi atlara yüklenir ve gelin alayı yola çıkar. Gelin alayı ayrıldıktan sonra kızın annesi, kızının evden başka bir eşya alıp almadığını kontrol eder ve eyişi aldığını görür. (Eyiş; yaklaşık yirmi santimetre boyunda bir ucu üçgen şeklinde hamur yoğurmada kullanılan metal araç) Bunun üzerine öfkelenen anne; “Allah sizi taş ede,” diye beddua eder ve gelinle birlikte gelin alayı taş olur.

Başka bir söylence ise şöyledir: Kız istemediği birine verilir. Gelin alayı ile birlikte köyden çıktıktan sonra son kez köyüne bakmak için yüksek bir taşın üzerine çıkar. Kendisini taştan aşağı atar ve ölür. O günden sonra taşın adı gelin taşı olarak kalır.