BAYBURT HALK KÜLTÜRÜ

Sözlü Edebiyat

Adlandırmalar

İnsan Adları: Yöremizde insanlara verilen isimlerin belirli olaylara, durumlara ve inanışlara göre belirlendiği görülür. Peygamberimiz Hazreti Muhammed, eşleri ve çocuklarının ve onun soyundan gelenlerin isimleri (Hasan, Hüseyin, Hatice Fatma gibi) en çok tercih edilen isimler olmuştur. Bunun yanında evliyaların, din büyüklerinin isimleri de yaygın olarak kullanılmıştır.

İsimlendirmede bir diğer konu ise doğuma tesadüf eden önemli olaylardır. 30 Ağustos’a tesadüf eden doğumlarda Zafer, Bayrama tesadüf edenlere Bayram, Kıbrıs Barış Hareketine tesadüf eden günlerde doğanlara Savaş-Barış gibi isimler verilmiş.

Öğlen, akşam, yatsı isim olarak verilmemiştir; fakat doğumla ilgili vakitlerin isim olarak verildiği görülür. Seher kız adı olarak çokça kullanılmıştır. Yine gün doğumu öncesi olan “Yakaza” ve bu zamanın sonrası Doğan’ın” erkek ismi olarak kullanıldığı görülür.

Bir diğer isimlendirme de yaşanmış durumlara göre mesela kocaya kaçan kızın ailesi ile barışma, görüşme isteğini ifade eden “Sefire” gibi isimlendirmelerdir. Bayburt’ta çocuk ismi barışa elçilik olarak da değerlendirilmiştir.

Miladi aylardan mevsim değişimlerini anlatan” Kasım” isim olarak kullanılmış, onun dışındaki aylar isimlerde yer almamıştır. Buna mukabil çocukların doğdukları Kameri Aylardan Recep, Şaban, Ramazan gibi ay isimleri yaygın olarak kullanılmıştır.

Renklerin de isim olarak verildiği görülür. Çocuğun ten rengi veya gözlerinin rengi kendisine isim olmuştur. En yaygın kullanılanları, Beyaz, Pembe, Mavi, Allıkız isimleridir.

Çocuğu yaşamayan ailelerin tercih ettiği isimler; Dursun, Yaşar, Binali, Baki, Durdu, Duran, Durdane, Durali gibi isimlerdir.

Halk hikayelerinde ismi geçen kahramanların adları da çocuklara verilmiştir. Köroğlu hikayesinin kahramanı Ruşenali, Ruşenali yerel ifadesi ile Ürüşan olarak, Dede Korkut hikayelerinin kahramanlarından Bey Böyrek günümüzde de erkek ismi olarak ve Börek biçiminde kullanılmıştır.

Çocuğa devlet büyüklerinin isimleri de verilmektedir. Yıldırım gibi Padişah isimleri, geçmişteki devlet büyüklerinin, başbakanların isimleri ya da soy adları isim olarak kullanılmıştır. Mustafa, Kemal, İsmet, Celal, Adnan, Menderes, Süleyman, Bülent, Ecevit, Necmettin, Tayip adları bu anlamda çokça tercih edilmiştir.

Lâkaplar: Köy yerleşimlerinde insanlar yaptıkları işle anılırlardı. Çırgıcı Fatma, Ekmekçi Emine, Sucu Anşa, Erişteci Yaşar, Bulgurcu Zikriye, Oduncu Kerem vb.

Akrabalık ve Hısımlık Terimleri: Aile adları Bayburt’ta halen bilinmekte ve kullanılmaktadır. Emiroğulları, Memoğulları, Akkoyunlular, Yazıcıoğulları, Abbasoğulları, Kadakallar, Develioğulları, Kasımoğulları gibi çok sayıda aile adı halen kullanılmaktadır.

Yer Adları: Bir bölgenin coğrafi, tarihi ve genel özelliğini tanıma konusunda yer adlarının önemi büyüktür (Alagöz, 1984: 11). Yer adları ile ilgili çalışmalar yerleşmelerin tarihi, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yapısı ile coğrafyasını ortaya koyma bakımından önem taşımaktadır. Çünkü köylerin isimleri köyün fiziki coğrafya koşulları yanında beşeri ve ekonomik coğrafya özelliklerini de yansıtmaktadır (Koday, 2000: 222,223).

Bayburt ilindeki eski köy adları 1960 öncesinde değiştirilmiştir. Bu süreçte en dikkat çekici özellik Türkçe olmayan veya olmadığı düşünülen isimlerin değiştirilmesidir (Tunçel, 2000: 27). Adı değiştirilen köylere isim verilirken genel itibariyle coğrafi çevrenin özelliklerini yansıtan isimlerin verildiği dikkat çekmektedir. Tarihi değere sahip köy isimleri ise (Danişment ve Yakupabdal köyü gibi) değiştirilmemiştir. Bunun yanı sıra eski köy isimlerinin bazılarında sadece bir veya birkaç harf değiştirilmek suretiyle eski ismin kullanımı (Manasi köyünün Manas olarak, Kepuz köyünün Kopuz olarak değiştirilmesi gibi) devam etmiştir.

 

Tablo 1. Bayburt Merkez İlçeye Bağlı Köylerin Eski ve Yeni İsimleri.

Yeni İsmi

Eski İsmi

Yeni İsmi

Eski İsmi

Yeni İsmi

Eski İsmi

Adabaşı

İşbonos

Erenli

Duduzar

Örence

Everek

Ağören

Ağören

Gençosman

Giv

Pamuktaş

Ermene

Akçakuzu

Kelenkeş

Gez

Gez

Pelitli

Cilansor

Akduran

Erkeli

Gökçeli

Gökçeli

Petekkaya

Mağnot

Aksaçlı

Haşya

Gökler

Gökler

Polatlı

Kormas

Akşar (B)

Balahor

Gökpınar

Aruzka

Rüştü

Ürüşdü

Alapelit

Pazahbun

Göldere

Cemele

Sakızlı

Cilara

Alıçlık

Kestesi

Göloba

Vartınas

Salkımsu

Hörme

Ardıçgöze

Koskosor

Güder

Güder

Sancaktepe

Keleverek

Armutlu

Armutlu

Güllüce

Zeyli

Saraycık

Saraycık

Arpalı (B)

Niv

Gümüşsu

Ahsünk

Sarıhan

Haho

Aslandede

Kan

Güneydere

Söfker

Sarımeşe

Havnus

Aşağıçımağıl

Aşağı Çımağıl

Güzelce

Mandafar

Seydiyakup

Seydiyakup

Aşağıkışlak

Aşağı Kışlak

Hacıoğlu

Hacıoğlu

Sığırcı

Sığırcı

Aşağıpınarlı

Aşağı Sisne

Harmanözü

Macur

Sırakayalar

Citanos

Aydıncık

Malasa

Helva

Helva

Soğukgöze

Bildiş

Balca

Berne

Heybetepe

Urumeli

Söğütlü

Hindi

Balkaynak

Hadrak

İğdır

İğdir

Taht

Taht

Ballıkaya

Pigeyi

Kabaçayır

Galisgavar

Taşburun

Modlisor

Başçımağıl

Baş Çımağıl

Karlıca

Cumavank

Taşçılar

Tahbur

Bayırtepe

Sankot

Karşıgeçit

Mileyhi

Taşkesen

A.Hınzeverek

Bayraktar

Baksı

Kavacık

Kalbulas

Taşocağı

Ergi

Buğdaylı

Aşağı Danzut

Kavakyanı

Muşankas

Tepetarla

Karaver

Çakırbağ

Abusta

Kıratlı

Harorti

Tomlacık

Tomlacık

Çalıdere

Müşeverek

Kırkpınar

Çıphınıs

Uğrak

Varzahan

Çamdere

Hakih

Kitre

Kitre

Uğurgeldi

Parakos

Çamlıkoz

Ahpunus

Koçbayır

Pörge

Uluçayır

Almışka

Çayırözü

Ağunsos

Konursu (B)

Konursu

Üzengili

Aşhanas

Çayıryolu (B)

Sinür

Kop

Kop

Yanıkçam

Müşekrek

Çerçi

Çerçi

Kopuz

Kopuz

Yaylalar

Lipanaa

Çiğdemtepe

Aşağı Tomla

Kozluk

Kırtasor

Yaylapınar

Lüsünk

Çorak

Çorak

Kurbanpınar

Hopur

Yazyurdu

Çakmas

Dağçatı

Kondolot

Kurugüney

Horsu

Yedigöze

Dacırak

Dağtarla

Ortugu

Maden

Maden

Yeniköy

Mağara

Danişment

Danişment

Manas

Manası

Yerlice

Tavukvank

Darıca

Yukarı Danzut

Masat

Masat

Yeşilyurt

Manastır

Değirmencik

Mam

Mutlu

Varijna

Yolaltı

Zağzık

Demirışık

Çepe

Nişantaşı

Osluk

Yoncalı

Orsor

Demirkaş

Burnaz

Ortaçımağıl

Orta Çımağıl

Yukarıkışlak

Yukarı kışlak

Dikmetaş

Aşağı Hayık

Oruçbeyli

Siptoros

 

 

Dövmekaya

Bergici

Ozansu

Tahsini

 

 

 

Kaynak: DİE İstatistikleri ve Özger, 2008’den Derlenmiştir.

 

Tablo 2. Aydıntepe İlçesine Bağlı Köylerin Eski ve Yeni İsimleri

Yeni İsmi

Eski İsmi

Yeni İsmi

Eski İsmi

Yeni İsmi

Eski İsmi

Akbulut

Abrans

Erikdibi

Paynık

Sorkunlu

Toronsos

Alaca

Menge

Gümüşdamla

Zargıdı

Suludere

Erginis

Aşağıkırzı

Aşağıkırzı

Günbuldu

Files

Şalcılar

Hapuşki

Başpınar

Armutlu

İncili

Ardusta

Yanoba

Aşuri

Çatıksu

Vahşen

Kavlatan

Kavlatan

Yapracık

Sindeli

Çayırköprü

Vağında

Kılıçkaya

Yukarı Çençül

Yazlık

Danzut

Çiğdemlik

Gütgüne

Pınargözü

Kilhons

Yukarıkırzı

Yukarıkırzı

Dumlu

Henege

Sırataşlar

Aşağı Çençül

 

 

 

Kaynak: DİE İstatistikleri ve Özger, 2008’den Derlenmiştir.

 

Tablo 3. Demirözü İlçesine Bağlı Köylerin Eski ve Yeni İsimleri (2011)

Yeni İsmi

Eski İsmi

Yeni İsmi

Eski İsmi

Yeni İsmi

Eski İsmi

Akyaka

Püşke

Elmalı

Elmalı

Otlukbeli

Otlukbeli

Bayrampaşa

Hığnı

Eymür

Eymür

Petekli

Çurozma

Beşpınar (B)

Yukarı Loru

Gökçedere (B)

Pulur

Pınarcık

Öksürüç

Çağıllı

Hanzar

Güçlü

Zaranı

Serenli

Pekesi

Çakırözü

Cebre

Güvercindere

Aşukka

Dikmetaş

Ağgi

Çatalçeşme

Y.Hınzeverek

Işıkova

Cenci

Yakupabdal

Yakupabdal

Çimentepe

Kütüdü

Kalecik

Yukarı Hayık

Yazıbaşı

Aşağı Loru

Damlıca

Gülelihayık

Karayaşmak

Karayaşmak

Yelpınar

Pülürek

Devetaşı

Işhınsor

Kavaklı

Poğik

Yukarıpınarlı

Yukarı Sisne

 

Kaynak: DİE İstatistikleri ve Özger, 2008’den Derlenmiştir.

Bayburt’ta eski köy isimlerinin bir kısmı daha önce bu bölgede yaşayan Ermeni ve Rum nüfus nedeniyle yabancı kökenli olduğu düşünülmektedir. Ancak isimlerin etimolojik incelemesi yapılmadığı için tam olarak hangi dile ait oldukları ve hangi anlama geldikleri bilinmemektedir. Ermenice ve Rumca olarak düşünülen bazı köy isimlerinin aslında eski Türkçe isimler olduğu da yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır.

Yerlerin adlandırılmasında efsane ve hikayelerden de etkilenildiği görülmektedir. Gelin Kayası, Demir Kapı, Salahana Kayası gibi isimler efsane ve hikayelerden izler taşımaktadır.

Atasözleri

Açığı it yer, sahipsizi kurt yer.

Anası ne ki danası ne ola.

Çok çalışanın hakkı yaban tezeğidir.

El eli yur, el döner yüzü yur.

Katranı kaynatmakla olur mu şeker, cinsini tükürdüğüm cinsine çeker.

Kurt gitti yazıya, meydan kaldı cıngıllı tazıya.

Kurt kocayınca itler üregen olur.

Odun Odunu yarar, ahmak kendini yorar.

Saç sefadan, tırnak cefadan büyür.

Tandır sıcak iken ekmek tutar.

Tarağına bak bezini al, anasına bak kızını al.

Deyimler

Ağzı bir horom ot tutmamak: Sır tutmayanlar için kullanılır.

Alacada değil manusa gındırla kişi gındırla: İhtiyaçlarından ve gücünden ötesini isteyen anlamında kullanılır.

Bal dudak: İnsanları etkileyen, güzel konuşmayı beceren insanlar için söylenir

Bir cırığını çeksen kırk mitili dökülür: Çok yoksul birini tanımlamada kullanılır.

Boydan kesat içten fesat: Kısa boylu, içten pazarlıklı insanlar için kullanılır.

Çulun çulumdan yırtık, senin benden neyin artık: Karşıdaki insan ile eşitlik ifade eder.

Ekmek ahına uğramak: Aç kalmışlar, çok zayıf ve güçsüz insanlar için kullanılır.

Gözünde fer dizinde hal kalmamak: Çok yaşlılar, yaşlı gibi duranlar, güçsüz olma hali için kullanılır.

Hint’ten girip Yemen’den çıkmak: Sürekli konu değiştiren insanlar için kullanılır.

Haline bakmadan, Aslan Dağına oduna gitmek: Gücünün ötesinde işe girişmek.

İki dal bir yaprak olmak: Rahat bırakılmayı talep etmek, rahatsız edilmemeyi istemek için kullanılır.

İt ite buyurur it de kuyruğuna: Bir talep gereği yapması gereken işi yapmayan, başkasına havale edenler için kullanılır.

Kalın ince bir imiş, hayıf ömrüm çürümüş: Bir şeyi özenerek yapan ile özenmeden yapan arasında fark görülmediğini anlatmak için kullanılır.

Kaluk bırakmak: Gittiği yerde uzun süre oturanlar için kullanılır.

Kaluklu: Kapı kapı dolaşan.

Kel kızı saçlı diye ağlamak: Değersiz bir şeyin kaybı sonucunda olduğundan daha değerli görülmesi.

Kulağın ardı keçe buradan gele, buradan geçe: Anlayamayan, söz dinlemeyen, aklına geleni yapanlar için kullanılır.

Orta tellalı: Duyduğu şeyi her yerde herkese anlatanlar için söylenir.

Pilav yersen on lengeri iş görürsen koyver beni: Çok yiyen; fakat çok ve hızlı çalışanlar için kullanılır.

Sarımsak içli dışlı, soğan yalnız başına: Birbirleriyle anlaşan kimselerin -aynı ailedenmişler gibi- birbirlerinden saklısı, gizlisi yoktur. Başkasıyla böyle bir yakınlık kuramamış olan kimseler, tek başına kendi yaşantısı içindedir.

Tandırdan basıp küvleden çıkarmak: Çok uyanık, dilediğini yapabilenler için kullanılır.

Uçan kuştan nem kapmak: Fazla şüpheci insanlar için kullanılır.

Uğuz insan: Sakin, bilge insan, bazen de aldatılacak kadar saf anlamlarında kullanılır.

Tekerlemeler

- Varmış, yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde cinler cirit oynarken,

-Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur zaman içinde,

- Var varalım sür sürelim, destursuz bağa girelim. Halim budur Padişahım.

-Deve tellal iken, horoz molla iken, ben de anamın karnında şıngır mıngır dolanırken,

-Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

- Bir varmış bir yokmuş. Var demek sevap imiş yok demek günah imiş. Develer tellal iken, pireler berber iken zamanın birinde,

-Bir varmış bir yokmuş, eski zaman içinde, develer tellal iken, horozlar molla iken, cinler cirit oynarken, var varanın, sür sürenin destursuz bağa girenin hali budur padişahım.

-Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer top oynarken eski hamam içinde. Hamamcının tası yok, oduncunun baltası yok.

-Evvel evvel iken, deve tellal iken, ben maya, beşik devrildi başladı ağlamaya, anamın gözünü duman bürüdü, oklava ile üzerime yürüdü, ben kaçtım o kovaladı, bir türlü beni tutamadı, çıktım tepeye, yular taktım pireye, pireyi bindim, kucağıma aldım, heybeye koydum.

-Var varalım sür sürelim destursuz bağa girelim. Hali budur Padişahım. Deve tellal iken horoz molla iken bende anamın karnında şıngır mıngır dolanırken,

- Ben de oradaydım. Gökten düştü bir kalbur elma. Birisi söyleyene, biri dinleyene, öbürleri de bana.

- Kırk gün kırk gece düğün edilir, onlar erer muradına biz çıkalım kerevetine.

- Gökten üç elma düştü. Biri anlatana, biri dinleyene, biri de bana.

- Gökten düştü üç elma. Birisi bana, hekatı söyleyene. Birinin de yarısı bana, yarısı hepinizin, biri de benim olsun yeter.

 

Manzum Tekerleme Örnekleri

Eveleme develeme

Devekuşu kovalama

Çeng-ü çember

Misk-ü amber

Tazı tuzu

Kölemenin kızı

Ne vakit geldin

Yazın geldim

Yazılalım çizilelim

Bir tahtaya dizilelim

Ancık boncuk

O çocuk

 

Çuş eşeğim yedi tuzu

Ağzı kara aldı kızı

Şatır giyer iki kürkü

Yakasına itin teki

 

Şeker meker ben geldim

İncili Hanım hoş geldin

Annem minareden düştü

Kavun karpuz seçmeye geldim

Bilmeceler

Bayburt bilmeceleri şekil olarak hem nazım hem de nesir biçimlerinde söylenirler.

 

Bilmece Örnekleri

Ağır halı silkilmez, çiçekleri dökülmez. (gökyüzü)

Alaca bulaca, serptim yamaca. (fasulye)

Allahtan korkmaz, kuldan utanmaz, kusuruna bakılmaz. (çocuk)

Bastım demir kapıya, çıktım yüksek yapıya. (at)

Bindim bozu, gezdim düzü, bir ağzı var, seksen gözü. (çarık)

Bir kızım var, kırk gözü var. (kalbur)

Bir kuru kafa, attım rafa, şekerden tatlı, maymun suratlı. (kabak)

Bir kuşum var suyundan, destur almış beyimden, yem yer göbeğinden. (değirmen)

Dağ başında halka demir, vur başına otur kemir. (ceviz)

Dağdan gelir ufacık, bacakları kısacık, tüyünü görürsün, güle güle ölürsün. (kirpi)

Dolu gider boş gelir, ağzımıza hoş gelir. (kaşık)

Eğri büyrü yan olur, ağacı sudan olur. (buz)

Gel leylam git leylam, ayak üstü dur leylam. (kapı)

Gelir ağa gibi, oturur paşa gibi, serilir hasır gibi, süprülür esir gibi. (kar)

Kaçanı tutar, uçanı yutar, eğer üşürse, mangala yatar. (kedi)

Kırmızı öküz yatar kalkmaz, kara öküz gider gelmez. (ateş ve duman)

Mesel mesel maliki, oğul uzak on iki, ikide kazığı var, yerde çürür büyüğü. (çadır)

Ne kanı var ne canı, 5 tanedir parmağı. (eldiven)

Oy ulu dağlar ulu dağlar, kürk üstünde kürk bağlar, ne alan ağlar ne satan, başını kesen ağlar. (Soğan)

Pat patan ağacı, çat çatan ağacı, kırmızı leylek Trabzon ağacı. (beşik)

Suda balık kuyruğu yanık. (gaz lambası)

Uzun uzun urganlar, ucunda demir bağlar. (tel ile iğne)

Üstü tahta, altı taş, sekiz ayak, iki baş. (at ile araba)

Vakti gelmiş ermişler, sararmışlar solmuşlar. (buğday)

Yapan satar, alan kullanmaz, kullanan görmez. (tabut)

Zarf zarfın içinde, kendi zarfın içinde, al ehramı bürünmüş, gene zarfın içinde. (soğan)

Ninniler

Ninniler çocuğu uyutmak için ezgiyle söylenen sözlerdir. Mani, türkü, tekerleme ve bilmece formunda ninniler söylenebilir. Ezgi; söyleyen kişinin ruh haline göre şekillenir, kişi üzgünse ezgi de üzüntü vericidir, mutlu ise ezgi mutluluk vericidir. Ninni söylenirken çocuk “ırgalanır.” Irgalamak, çocuğu yavaş yavaş sallamak anlamına gelir.

 

Yüz bin mihnet ile ektim bir fidan

Mevlam esirgesin ateşten sudan

Ninni yavrum ninni ninni

Ninni kuzum ninni ninni

 

Ninni dedim uyuyasın

Küçücüksün büyüyesin

Tıpış tıpış yürüyesin

Ninni bebeğim ninni

 

Ninni dedim uyuyasın

Çok küçüksün büyüyesin

Ninni dedim bezlerine

Uyku girsin gözlerine

Ninni bebeğim uyu

Dağlarda lale ile büyü

Ninni bebeğim ninni

 

Bebek bebek bir oğul

Petekler dolu oğul

Oğlumun düğününe

Çaldıracağım davul

Ninni yavrum ninni

 

Dualar

Ağır ambar dibinden kalkmayasan.

Alimlerle otura kalkasan.

Allah birini bin etsin.

Allah gönlüne göre versin.

Allah Halil İbrahim bereketi versin.

Allah ne muradın varsa versin.

Allah ömrümden kessin ömrüne versin.

Allah sen elden ayağa bırakmaya.

Allah seni hiçbir yerde bunaltmaya.

Allah yolunu izini açık ede.

Allah yüzünü kara çıkarmasın.

Analı babalı büyüyesen.

Ayağın taşa dokunmasın.

Bir yastıkta kocayasan.

Cennet hatunu olasan.

Fadime anamıza komşu olasan.

Hacı olasan

Nur göllerinde yatasan.

Ömründen usanmayasan.

Peygamber efendimize komşu olasan.

Sular gibi aziz olasan.

Taş ata altın tutasan.

Tuttuğun altın ola.

Beddualar

Agıcın gudugu gibi açlıktan havlayarak geberesiz.

Ağzın kapana.

Akşamlar üstehen kara gele.

Ala kanlarla gelesen.

Allah sana uyuz vere, kaşınacak tırnak vermeye.

Allah’ın ateşi karnına dola.

Allah’ın hışmına uğrayasan.

Altın, üstün guruya.

Ander galasın.

Ayakların kırıla da kud oturasan.

Bayramlar üstüne kara gele.

Bemurat tahtasına uzanasan.

Bir solukluk olasan.

Bunu sana söyleyenin ağzı kapana.

Deli ola dağlara düşesen.

Derdin ola derman bulamayasan.

Ekmeğin ola, yiyemeyesen.

Gapına gara kilit asıla.

Gıbleye dönemiyesen.

Gorbagor olasan.

Gözün yaşı gurumuya.

İt ile alamete kurt ile kıyamete kalasan.

Neslin kuruya.

Ocağın bata, kapın kitlene

Ocağın söne bacan tütmeye.

Paçan yama, pantolun gopça tutmaya.

Yazın ayrana, kışın yorgana hasret çekesen.

Zürriyetsiz galasan.

Türküler

 

Atma Türküler/Oyun Türküleri

Bayburt’ta atışma türküleri özellikle davul zurna, saz gibi enstrümanların kullanılmadığı düğünlerde karşılıklı olarak oynanırken söylenirler. Kızlar ve erkekler karşılıklı olarak hem bar oynar hem de belirli bir ezgi ile türkü söylerler.

 

Erkeler

Dün gece mınıgımı (köpek ismi)

Çaldılar yuvasından

Bel kemiği de çıktı

Muhtarın çorbasından

 

Kızlar

Darılma muhtar ağa

Şaka diyorlar şaka

 

Erkekler

Mınıgı bıçakladım

Tüyünü saçakladım

Annesinin yanında

Kızını kucakladım

 

Kızlar

Mınık bıçaklanır mı

Tüyü saçaklanır mı

Annesinin yanında

Kızı kucaklanır mı

 

Halk Ozanları

 

Bayburt’ta halk ozanlığı geleneği halen devam etmektedir. Halk ozanları; Bayburt Mahalle odalarının, köy konaklarının misafiri olmuş, atışmalar yapmış, bu atışmalar günler ve uzun kış geceleri boyunca devam etmiştir. Aşıklar leb değmezden koşmaya halk şiirinin bütün örneklerini sergilemişlerdir. Özellikle dönemdeş olan şairler il içerisinde birbirlerinin hem dostu hem de atışmalarda birbirinin rakibi olarak sık sık bir araya gelmişlerdir. Başka illerden de aşıklar sık sık Bayburt’u ziyaret etmiş, aşıklarla atışmış, hikayelerini anlatmışlardır.

Bilinen ilk aşık “Emani’dir” Geleneği günümüzde Aşık Süphani sazı ile sözü ile devam etmektedir.

 

Bayburtlu Mehemmed Emani: Bayburtlu Mehemmed Emânî 1538-1607 yılları arasında yaşamıştır. Hem hece hem de aruz vezni ile şiir yazmıştır. Divanı bulunmaktadır. Hece ile de şiirler yazmıştır.

 

Yüz sürüp [biz] gider olduḳ imāma

Ṣıdḳı rehber ėdip göngül azm eyle

Yol vėrdi meşveret ėtdük kelāma

Ṣıdḳı rehber ėdip göngül azm eyle

 

Bu yol giden ḳılmaz lāf-ı güzāfı

Cān u dilden olur ṣūfī-yi ṣāfı

Yėtmiş ḥacc-dur İmām Rıżā ṭavāfı

Ṣıdḳı rehber ėdip göngül azm eyle

 

İns ü cinn ol ḥażretił bī-tābıdur

ẞāmin-i żāmin anıł elḳābıdur

Ka‘be-yi dil ravżasınıł bābıdur

Ṣıdḳı rehber ėdip göngül azm eyle

 

Āsitānı-durur mülk-i āşiyān

Anda zāyirler taparlar tāze cān

Bu sa‘ādetden bolup ehl-i cinān

Ṣıdḳı rehber ėdip göngül azm eyle

 

Ġubār-ı kūyınıł çoḳdur ḫevāsı

Oła yėten tapar ġamdın ḫalāṣı

Zāyiri olan olur ḫāṣlar ḫāṣı

Ṣıdḳı rehber ėdip göngül azm eyle

 

Elṭāfıdın bir ḳaṭredür deryālar

Ravżasında bīnā olur a‘mālar

Dergāhında vardur yüz min şeydālar

Ṣıdḳı rehber ėdip göngül azm eyle

 

İki ‘ālemde ser-efrāz olmaġa

Te‘alluḳlardan bī-niyāz olmaġa

Gėce gündüz ẕikre dem-sāz olmaġa

Ṣıdḳı rehber ėdip göngül azm eyle

 

Bayburtlu Zihni: Bayburtlu Zihni'nin doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1797 yılında doğduğu kabul edilir. 1859 yılında ölmüştür. Mezarı Bayburt’ta İmaret Tepesindedir.

Erzurum ve Trabzon medrese öğrenimi yapmıştır. İstanbul’da Divan-ı Hümayun kaleminde, Hopa, Karaağaç, Ünye, Erzurum, Erzincan gibi pek çok yerde memuriyet yapar. 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşını takiben yurduna, Bayburt’a döner, Bayburt’un savaşla yakılıp yıkıldığını görür, “Vardım ki yurdumdan ayağ göçürmüş” diye başlayan koşmasını dile getirir. Halk şiirine yeni bir soluk olur. Divan şairi olmak isteyen Zihni, kendini halk şiiri ile tanıtır. Adı hece ile söylenmiş, koşmaları ve destanları ile yaşamaktadır. Kendisinden sonra gelen şairleri etkilemiştir.

 

Vardım ki yurdumdan ayağ göçürmüş

Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı

Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş

Sakiler meclisten çekmiş ayağı

 

Kangı dağda bulsam ben o marali

Kangı yerde görsem çeşm-i gazali

Avcılardan kaçmış ceylan misali

Göçmüş dağdan dağa yoktur durağı

 

Laleyi sümbülü gülü har almış

Süleyman tahtını sanki mar almış

Şevk-ü zevk ehlini ah ü zar almış

Gama tebdil olmuş ülfetin çağı

 

Zihni dehr elinden her zaman ağlar

Vardım ki bağ ağlar bağuban ağlar

Sümbüller perişan güller kan ağlar

Şeyda bülbül terk edeli bu bağı

 

İrşadî: İrşadi Baba 1803 yılında doğmuş, 1879 yılında vefat etmiştir. Mezarı Oruçbeyli Köyündedir. Tasavvufî şiirler söyleyen İrşâdî baba da Zihni gibi hem Aruz hem de Hece vezni ile şiirler yazmıştır.

 

Bir gece hubda verildi dîl-i umrânlık bana

Gussadan hiç âzâd olmam gelse sultanlık bana

Kûşe-i Vahdete girdim bu cihân fâni imiş

Ettiğim cürm ü hatalar geldi pişmanlık bana

 

Çarh-ı gerden yüz cevâhir eser bir gün bâdımız

Hoyrat girer bağımıza kurutur yaprağımız

Tenimiz hâke kavuşur unutulur adımız

Yeşil atlas giymedense yeğdir uryanlık bana

 

Şol kişi derde bahâdır dâim yıkar hasmını

Dünyâya mağrûr olanın Allah bozar resmini

Zikredeli ol Cenâb-ı Kibriyâ'nın ismini

Bu yalancı fâni dünyâ geldi zindânlık bana

 

Dokuz türlü alet ister taşı hakkâk delmeğe

Mürşidimiz ta'rif eyler doğru yola gitmeğe

Bu İrşâdî arzu çeker Hakk-ı pâyân gelmeye

Gerçi nasîp eyler ise Hazret-i Mevlâm bana

 

Celali Baba: Asıl adı Ahmet’tir. 1850 yılında Bayburt’un Demirözü ilçesine bağlı Ozansu Köyünde doğmuş, 1915’te vefat etmiştir. Medreseye devam eder. Bayburtlu Zihniden etkilenmiştir. Edebiyatımızın en güzel ağıt örneklerinden olan aşağıdaki koşmasını ölen karısının ardından söylemiştir.

 

Ev bark etmek için tenli mereği

Düzüp koşmuş idin tepir eleği

Şu kavdan yaptığım tecir tereği

Divan-ı bârîye yadigâr götür

 

Elinle ördüğün çöpür ağını

Kahan eylediğin kelem bağını

Şu gabal biçtiğin sap orağını

Al Ulu Tanrı'ya bergüzar götür

 

Yetim gömleğini diken iğneyi

Her gün yal verdiğin topal ineği

Ayran topladığın şu ak küleği

Mahşer yığnağına sakla sar götür

 

Üç got arpa üç got çavdar ekerdik

Kesmük ekmeğine hasret çekerdik

Namertlere ağı merde şekerdik

Sözünü tekrar et iftihar götür

 

İle kısmet balsa bize pay taştı

Yokluktan derdimiz deryalar aştı

Açlıkla uğraşmak hayli savaştı

Çektiğin mihnetten ah-u zar götür

 

Yetim kalmış idin emzik tavında

Gamla kardeş idin gençlik çağında

Bir gül yeşertmedin vuslat bağında

Gönül yarasını beraber götür

 

De ki kadir Mevla'm bize ilişme

Dünyada sızlayan yarayı deşme

Celali Baba'dan sorma sözleşme

Bu dertli çobandan bir selam götür

 

Bayburtlu Hicrani: Asıl adı Hacı Taştandır. 1906 yılında Çamlıkoz köyünde doğmuş, 1970 yılında Tuzcuzade Mahallesindeki evinde vefat etmiştir. Köy imamından aldığı eğitim tek eğitimidir. Sesi güzeldir; fakat şiirlerini söylerken saz çalmaz. Âşık olarak memleket memleket dolaşmıştır.

 

Bu gün ateşime düşme pervane

Hiç eksilmez sönmez nar vardır bende

Erittim cismimi gör yana yana

Bilmezler ne acep kâr vardır bende

 

Kurdum çadırımı yar otağında

Kestirdim kolumu dost tuzağında

Hikmet yaylasında kudret dağında

Güneşten erimez kar vardır bende

 

Ne âlem dururmuş ne kervan gitmiş

Ne haber alınmış ne gözler görmüş

Ne el destelemiş ne parmak dizmiş

Elmas diye kutlu dür vardır bende

 

Hicrânî'yem esrarımdan ne verim

Açmaz kapısını yurduma girim

Haki tel ipekten kurdum çadırım

Ordu konduracak yer vardır bende

 

Ağlar Baba: Dedesi İrşadî Babanın adını taşıyan Küçük İrşadi, Ağlar Baba, 1880 – 1958 yılları arasında Oruçbeyli Köyünde yaşamıştır. Dedesi İrşadi’nin bitiremediği “Kısası Embiya” eserini tamamlamıştır. Şiirlerini hece vezni ile yazmıştır.

 

Gönül sakın sevme dünyâ mâlını

Hakikatlı yârdan seni ayurur.

Dünyâyı sevenler yâre varamaz

Elbet ol yâr senden yüzün çevirür

 

Dünyâyı sevmedi ol Nebî-i Zî-şân

Bundan muammâ al ey deli insân

Bak kendi vücûdan Allah’tan utan

Peygamber’in senden yüzün çevirür

 

Kur’an’dan okuram delîli sana

Şeytândur adüvvün mübîn insâna

Kelb ü recîm olur nâs-i hizlâna

Mutmainne senden yüzün çevirir.

 

Aynı Beytullâhtur mü’minin kalbi

Tîb eyle dîl kasrın Allah duraki

Yatma gecelerde sen gözle ânı

Gizli düşman senden yüzün çevürür.

 

Ağlar Baba dersinden alı olma

Kelâm-ı tayyibu dilinden koma

Binbir seyfi takın sen gafil olma

Şerr-ü şûrâ senden yüzün çevürür

 

Ahmet Revâyî: Şair Zihnî’nin oğludur. Medresede Hün-ü Hattat hocalığı yapmıştır. Şairdir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Bayburt’ta 1906 yılında vefat etmiştir.

 

Yâ Rabbülâlemîn Kadîr ü Kayyûm

Halkettin kudretten sim bukağları

Alırlar destine tîğ-i cefâyı

Erişince on beşine çağları.

 

Ya sabr ü tahammül dil-i zâra ver

Ya lütf u mürüvvet sitemkâre ver

Ya â b u dânemiz o diyâra ver

Ya kaldır aradan yaman dağları

 

Hicrân günü hezâre dek sayılmış

Revâyî sabâdan haber duyulmuş

Siyah zülfü mah yüzüne yayılmış

Al yeşilin giymiş Hoten Dağları

 

Süleyman Ruhî: Asıl adı Süleyman Hafızdır. Süleyman Ruhî Bayburt’un Gökçedere Köyünde 1884 yılında doğmuştur. 1951 yılında vefat etmiştir.

 

Ebrûlerin bana sermaye yeter

Yanakta gül açmış menekşe biter

Gönlümün bağında bülbüller öter

Cihanda bir gayri kârı neyleyim

 

Bir melek sîmâdır bakışı peri

Aşkın ateşine yaktı bu yeri

Leylâyı düzahtan alınca beri

Onda başka gayri yârı neyleyim

 

Rûhî bir yâr için eylerken âhı

Erdirdi murâda kadir ilâhî

Şükür keremine ey şahlar şajı

Aşkınla yanmayan seri neyleyim

 

Burhani Baba: Asıl adı Hüseyin’dir. Bayburt’un Kırkpınar Köyünde 1889 yılında dünyaya gelmiştir. 1957 yılında vefat etmiştir. Hece ile şiirler söylemiş, atışmalar yapmıştır.

 

Sabahın seher vaktinde

Ötme bülbül dertliyim of

Ayrılmışım nazlı yardan

Ötme bülbül dertliyim of

 

Bülbülün kanadı sarı

Ben ağlarım zarı zarı

Kaybetmişim nazlı yari

Ötme bülbül dertliyim of

 

Burhaniyem bağrım yare

Ciğer oldu pare pare

Hasret kaldım nazlı yare

Ötme bülbül dertliyim of

 

Hilmi Baba: Hilmi Baba Bayburt’un Tomlacık köyünde 1893 yılında dünyaya gelmiş, 1981 yılında vefat etmiştir.

 

Bir gece rüyamda ben arşa vardım

Uyandım uykumdan rüyamı yordum

Nice alemleri ben orda gördüm

 

Yürü yavrum fenne çalış fen kazan

Elden evvel aya çık da sen kazan

 

Ayın içi cevher dolu dür dolu

Güzel güzel kızlar yüzü nur dolu

Ulus dolu ülke dolu bar dolu

 

Yürü yavrum fenne çalış fen kazan

Elden evvel aya çık da sen kazan

 

Aya çıkan bu dünyayı utacak

Lokma gibi devletleri yutacak

Deli Hilmi sözünü kim tutacak

 

Yürü yavrum fenne çalış fen kazan

Elden evvel aya çık da sen kazan

 

Şaşkuni: Asıl adı Ârif Nevzat Karaoğlu’dur. Bayburt’un Konursu köyünde 1933 yılında doğmuş 15 Ekim 1999 yılında vefat etmiştir. Hece ile şiirler yazmıştır.

 

Cirit

Yüceldi yurdumda cirit sevgisi

Yiğidi coşturur at kişnemesi

Ata yadigârı harp tecrübesi.

 

İslam Türk oğlusun ceddini yad et

Oyna delikanlım neslini şad et.

 

Hadisi şeriftir buyurmuş Nebin

"atıcı binici olsun evladın"

Rakip karşısında artar kuvvetin.

 

İmanla dolusun ceddini yed et

Oyna delikanlım neslini şad et.

 

Üç kıtada ceddin oynattı atı

Tarihinde mevcut Türklüğün methi

Sende torunusun koru şöhreti

 

Sen asil soylusun ceddini yad et

Oyna delikanlım neslini şad et

 

Atlıspor neşe verir bizlere

Şaşguni başarı diler sizlere

Duygulanır yaşlar dolar gözlere

 

Hür Oğuz Boylusun ceddini yad et

Oyna delikanlım neslini şad et

 

Âşık Esnânî: Bayburt’un 1310 Yılında Taşkesen köyünde doğdu. 1963 yılında vefat etti.

 

Nedir bu figanın nedir bu zârın

Güle meftûn olup yandın mı bülbül

Ne hasret çekersin bir gonca güle

Yâr için sararıp soldun mu bülbül

 

Neden oldun sen bu aşkın abdalı

Kimse bilmez sende olan ef’ali

Geceler gözlerdin seher zamanı

Goncanın dalına kondun mu bülbül

 

 

Esnanî der ne dolanır gezersin

Figan eder kara bağrın ezersin

Bu dünyada garip garip gezersin

Arayıp eşini buldun mu bülbül.

 

Ümmî Niyazî: Bayburt’un Cilâra Köyünde 1326 da doğdu. Şiirlerinde Kadirî Tarikatı ile ilgili konuları işledi;

 

Geçirdik yazımız geldi sonbahar

Uzandı geceler kısaldı nehar

Kurudu güllerin zâhir oldu hâr

Zerre tefekküre daldın mı acep

 

Niyazî İsyan yok hâlin nolacak

Umudun lâ tegnetüye kalacak

Burda ağlayanlar orda gülecek

Tevbe edip beri oldun mu acep

Maksut

Maksut, Bayburt’un Çiftetaş Köyünde 1322 de doğmuştur. Ağlar Baba’ya intisab etmiş, onun izinden yürümüştür.

 

Üstâdım İrşâdî himmeti nakşî

Al yeşil mihrapta gördüm bakışı

Yanağında zülfün hallar nakışı

Yakışmaz yadlara server var iken

 

Nadir Bayrak: Nadir Bayrak 1949 da Bayburt Çağıllı köyünde doğdu. Nadir mahlasını kullanır.

 

Bensiz nasıl İstanbul’da kalırsın

Oğuldan torundan tat mı alırsın

Gelsen beni çetin bulursun

Bana da görünür yol bazı bazı

 

Nâdir derki ben bilirim işimi

Üzülüp de ağrıtamam başımı

Trabzon İlinden seçtim eşimi

Atarım boynuna kol bazı bazı

 

Aşık Süphani: Asıl adı Ali Sırrı Çoban’dır. 1960 Yılında Halfikale Mahallesinde dünyaya geldi. Halk arasında kullanılan Süphani mahlasını kulandı. Pek çok ülkeye Aşık olarak gitti, programlara katıldı, atışmalar yaptı.

 

Gönül

Bir güzelin sevdasına divaneyim ey gönül

Mahcup kaldım ben yanında pervaneyim ey gönül

Bilmez idim yüzmesini saldı derin deryaya

Aradığım kaptan yoktur şivaneyim ey gönül

 

Mürşüdüne bağlı kalan sadık hana insanlar

Zikrederek pervan dönen muhabettli insanlar

Sevdasına sır bırakmış destur veren insanlar

Yaram dedim yanlarına çivaneyim ey gönül

 

Ehli kâmil hep aradım bana yaktın bir can yok

Dedim karışayım bende sağda solda meydan yok

Çok yoruldum dinleneyim aradığım o han yok

Süpaniyi saldın yola kervaneyim ey gönül 

 

 

Maniler

Bayburt’ta kadınların söylediği manilerin adı “meni”dir. Maniler hayatın her alanında kendilerine yer bulurlar. Kadınlar, kına gecelerinde eğlenirken, çorap örerken, herfene yaparken yani günlük hayatın her anında, otururken, tarlada veya evde çalışırken “meni” söylerler. Bu maniler basit makamla konuşma ahengine uygun olarak söylenirler.

Maniler düğünlerde kadın erkek atışması biçiminde de kendilerine yer bulurlar. Özellikle kış akşamlarında genç kız ve delikanlıların düzenledikleri “herfene düğünleri”nin vaz geçilmez atışma, niyet, diyalog vb türkü unsurlarıdır.

Ramazanda davulcuların insanları sahura uyandırırken söyledikleri maniler ile ramazanın on beşinde çocukların söyledikleri manilere ise “ramazan manileri” adı verilir.

Fotoğrafın yaygınlaştığı dönemlerde fotoğraflar, arkalarına yazı yazılmak suretiyle haberleşme aracı olarak da kullanıldılar. Bayburt’ta fotoğraf ve tebrik kartlarının arkasına yazılmış mani ve şiir örnekleri de vardır. 11 heceli şiirler daha çok erkekler tarafından, 5 heceli şiirlerin ise daha çok anlık cevap niteliğinde olmak üzere kadınlar tarafından kullanıldığı görülür.

Haylama

Erkeklerde de mani söyleme geleneği vardır; ramazan manilerini erkeler okur. İş manileri de erkeler tarafından okunan diğer bir mani türüdür; ancak erkeklerin söylediklerine mani/meni denmez, onların adı haylamadır. Daha çok tarlada çalışırken, harmanda gem (düven) sürerken söylenir. Ya kendilerini ya iş yapmada kullandıkları tarım aletlerini ya hayvanlarını över ya da komşu tarlada çalışan kişi veya hayvanlara olan üstünlüklerine vurgu yaparlar.

 

Mektup Manileri

Altın satım şak şak

Küskün isek barışak

Aramız uzak düştü

Mektup ile konuşak

 

Ardıç yaprağın dökmez

Elim tutmaz güç yetmez

Mektup ile konuşak

Başkaca haber gelmez

 

Ramazan Manileri

Kalksanıza kalksanıza

Lambaları yaksanıza

Davulcu geldi kapıya

Davulcuya baksanıza

 

Arkadaşım fener yutar

On dolmayı birden yutar

Bu yıllığa böyle gider

Geleceğe daha beter

 

Mani Örnekleri

Altın tas altın tarak

Gelemem yollar ırak

Gizlice otururken

Olduk gönülden ırak

 

Ata vurdum dizgini

Yar ver bana izini

Giderde tez gelirim

Sen de gözle izini

 

Arpalar harman oldu

Derdime derman oldu

Ben yâri saram derken

Yollara revan oldu

 

Avaradır avara

Senin öküz avara

Eline ekmek verin

Vurun gitsin davara

 

Dam üstünde damımız

Karşıda harmanımız

Sen orada ben burda

Çatlasın düşmanımız

 

Al elma kızıl elma

Gel yola düzül elma

Yârim gelip geçende

Cebine süzül elma

 

Ayna attım çayıra

Şavkı vurur bayıra

İkimizde sevdalı

Mevlam bizi kayıra

 

Arpalar kara kılçık

Dama çıkma baş açık

Eğer beni seversen

Al bohçanı yola çık

 

Karşıda kavun yerler

Biz yesek ne derler

Gelsem kapıdan geçsem

O onu sevmiş derler

 

Kamayı çektim kından

Gel yakından yakından

Senin gibi kötünün

Ben gelirim hakkından

 

Fotoğraf Arkası Yazı ve Şiir Örnekleri

-Bu cansız hatıram hediyem olsun

-… ellerinden öpüyorum

-İşte ismim işte cismim

-Oğlun…

-Kızın…

-Kenarlarında solmaya başlayacak renkler. Belki bir köşesinden yırtılacak hatta birazcık. Ama biliyorum yıllardır açılmamış bir kutunun dibinde de olsa senin olduğun yerde olacak bu fotoğraf.

-Evlenmeden

 

Alın fotoğrafımı yerde kalmasın

Kırmayın kalbimi rengim solmasın

Şu Fani dünyada ismim kalmasın

Beni sevmeyenler eline almasın

Ağıtlar

 

Ağıtlar ya ölenin ağzından ya da annesi gibi bir yakınının ağzından yakılır. Ağıt yakanlar bazen doğrudan ölenin yakın akrabası olan kadınlardı ve bunlar yaktıkları ağıtlarla cenaze evini şivan korosu haline döndürürlerdi.

Söylenen ağıtlar çok farklı biçimlerde ve konularda olabiliyordu. Bunlar çoğunlukla o anda kadınlar tarafından irticalen söyleniyor ve önemli bir kısmı unutulup gidiyordu.

 

Alaattin Çobanın Ağıtı: 14 Ağustos 1949 tarihinde Alaattin her günkü gibi çobanı olduğu Zahit Mahallesinin sığırlarını Aslan Dağında otlatmaya götürür. Bir başka mahallenin çobanı olan amcası ile karşılaşır, bir süre sonra ayrılırlar. Aradan birkaç saat geçtikten sonra dağı bir kara duman bürür. Hava aniden soğur, kar yağmaya başlar. Soğuktan etkilenen sığırlar tek tek düşmeye başlar. Yanında bulunan hodağını Zahit mahalesine yardım itemeye gönderir. Mallar murdar olmasın diye çoban bıçağı ile düşen malları tek tek kesmeye başlar. Tam 75 inek keser, bu sırada oldukça terlemiş, kıyafeti ıslanmıştır. Donmaya başlar. Bir koyuğa girer. Atına binip yardıma koşan mahalleli Çoban Alettini aramaya başlar. Zorlukla bulur, Kurucakol Köyüne götürürler; ama kurtaramazlar. Alettin donarak ölmüştür.

             

Galer hududundan geçtim Zahit’e

Alettin Alettin aslan Alettin

Benden selam olsun emim vahide

 

Alettin Alettin aslan Alettin

Aslan Dağına da yaslan Alettin

 

Aslan Dağında tipi vızılar

Yetmiş beş mal kestim elim sızılar

Evde ağlıyor yetim kuzular

 

Alettin Alettin aslan Alettin

Aslan Dağına da yaslan Alettin

 

İki acıya nasıl dayanım

Şerefimle birlik sana yanayım

Saldığınız ateş ben de anayım

 

Alettin Alettin aslan Alettin

Aslan dağına da yaslan Alettin

Aslan dağları meskenim yurdum

Şerefin yanına konağı kurdum

Elimi dizime ah çekip vurdum

 

Alettin Alettin aslan Alettin

Aslan Dağına da yaslan Allettin

 

Aslanım Alettin yerde yatıyor

O Kalem Kaşların kara batıyor

Sevenlerin duymuş çığlık atıyor

 

Alettin Alettin aslan Alettin

Aslan Dağına da yaslan Alettin

 

Aslan dağına çıktım yan basa basa

Aslan dağı döndü bir kara pusa

Kurca kola indim kan kusa kusa

 

 Aslanım alettin yerde yatıyor

O kalem kaşları kara batıyor

 

Mezarın arası yığnak olur mu

Soğuktan buyana derman bulur mu

O zalım soğukta iman olur mu

 

Alettin Alettin aslan Alettin

Aslan dağına da yaslan Alettin

 

Halk Hikâyeleri

Bayburt halk hikayeciliği bakımından oldukça zengin bir yöredir. Yöredeki halk ozanları kış gecelerinde Bayburt’a gelir konaklarda konaklar geceler boyunca atışmalar yapar, hikayeler söylerdi. Bunların dışında hemen her sokakta, her köyde güzel hikâye anlatan insanlar bulunurdu. Günümüzde bu insanlardan yaşayan kalmamıştır.

Dede Korkut Hikayelerinden Bey Böyrek farklı varyantları ile anlatılmıştır. Dede Korkut Kitabındaki diğer hikayelerin varyantlarını da bulmak mümkündür. Köroğlu Bayburt Kolu, Kerem İle Aslı, Mahi Mehri İle Hurşit Bey, Sedet İle Devlet, Garip İle Şahsenem, Tahir İle Hanzöhre, Helvacı Güzeli, Kömürcü Güzeli, Şah İsmail, Akkavak Kızı gibi çok sayıda halk hikayesi varlığını uzun zamanlar devam ettirmiştir.

Hikayelerde olaylar belirli bir kalıba göre nesir olarak anlatılır, özellikle sevgili karşılaşmaları gibi durumlarda manzum söyleşiler başlar. Hikâye anlatıcıları aynı hikâyeyi her seferinde aynı biçimde anlatmazlar, farklı ifadelerle aynı olay örgüsünü tasvir ederler; fakat şiirlerde fazla değişikliğe gitmezler.

Hikâye konusunda zamana göre değişme başladığı da görülür. Bayburtlu Zihni Hikâye-i Garibe adlı eserinde modern hikayeciliğe uygun olarak kurgu hikâye oluşturur, bu hikâyeye geleneğe uygun olarak da manzum kısımlar ilave eder.

Daha sonraki yıllarda da değişmeler yaşandığı görülüyor. Metinden manzum kısımların tamamen çıkarıldığı, modern hikayeciliğe uygun olarak sadece olay örgüsünün anlatıldığı halk hikayeleri de görülür.

 

Hikâye Örnekleri

Garip İle Şahsenem

Vaktiyle Garip ile Şahsenem adlı iki genç birbirlerini sever; yalnız Garip’in yanı sıra, Garip’in arkadaşı Şah İsmail de Şahsenem’i sever. İkisi bir araya geldiğinde O der,’ben alacağım’ öteki der ’ben alacağım.’ Ama Şahsenem Garip’i ister. Şah İsmail, gurbete çalışmaya gitmek ister; fakat Şahsenem’i Gariple bırakmak istemez. Bir plan yapar, kendi kendine ’Giderim, Garibe giderim’ der, kalkar gider.

-Garip, seninle gidelim gurbete, çalışalım, kazanalım da geri gelir, Şahsenem hangimize kısmet ise o evlenir, der.

Garip, kabul eder, gider Şahsenem ile konuşurlar.

-Şahsenem, ben gurbete gideceğim.

-Garip, gurbete ne diye gidiyorsun?

-Gideceğim.

-Benim malım sana da yeter, bana da yeter. Niye gidiyorsun?

-Gideceğim, der, kalkar, gider. O giderken Şahsenem söyler.

 

Gitme Garip gitme yollar çamurdur

Yar senin yüreğin taştır demirdir

Yedi yıl yedi gün hayli ömürdür

Gitme Garip gitme sen de gurbete

 

İkisi de ağlar, ayrılırlar. Şah İsmail ile Garip, birlikte gurbete giderler. Yolda giderlerken önlerine büyük bir nehir çıkar. Nehir de koskocaman bir tuluk görürler. Şah İsmail kendi kendine der ki: ’Ben bunun başını tuzlayayım da gelip Senem’ i alayım. Planı uygulamanın vakti geldi.’ Garip, Şah İsmail’e:

-Soyunup elini bana ver, ben senin elini tutayım da sen bunun dibine bak ki dibi derin mi? Karşıya geçebilir miyiz?

Garip’in de aklı çok ya, soyunur girer suya. Bir süre sonra seslenir, Şah İsmail’le konuşurlar.

-Şah İsmail suyun dibi görünmüyor, beni yukarı al.

-Alamam.

-Beni yukarı al.

-Biraz daha git.

Şah İsmail, Garip’i, iyice suyun ortasına gönderir. Garip ortaya gidince, Şah İsmail, elini bırakır. Garip kapılır suya. O da bakar ki Garip sudan çıkacak mı, çıkmayacak mı? Garip’in sudan çıkmadığını görür. Sudan kurtuluş olmayacağını düşünür, Garip’in kıyafetlerini toplar, yanına alır, memleketine gelir. Garip’in öldüğünü söyleyecek ki Şahsenem’i alsın. Memleketine varır. Garip’in babasına:

-Garip suya gitti. İkimizde suya girdik. Çalgap büyüktü. Ben çıktım, o çıkamadı. İşte giydiği kıyafetler, der.

Garip’in ailesi kıyafetleri alır, ağlamaya sızlamaya başlar. Garip’in annesiyle bir bacısı öyle ağlarlar ki sorma. Annesinin gözleri kör olur, ağlaya ağlaya. Gelelim Şahsenem’e. Şahsenem:

-Ben Garipten sonra kimseye gitmem, evlenmem, der, kısmetlerin hepsin geri çevirir, evlenmez.

Diğer taraftan Şah İsmail illa da Şahsenem’i alacak. Onu bekler. Aradan yedi sene geçer. Şah İsmail Şahsenem’e dünürcü gönderir. Şahsenem’i kandırır. Şahsenem de bakar ki bundan kurtuluş yok, Garip de öldü, evlenmeyi kabul eder. Şah İsmail’e gidecek. Düğün kurulur. Biz gelelim Garip’in annesi ile bacısına; Onlar çıkar yol kenarına gelene geçene ağlar, Garip’den haber sorarlar. Bir gün anne kız yine yol üstünde ağlarken, bir kervancı gelir. Bunlardan durumu öğrenir, der ki:

-Hiç ağlamayın. İşte bu katarım tükeninceye kadar, her şehirde bir yemek çekeceğim. Aramadık hiçbir yer bırakmayacağım.

Kervancı, gittiği her şehirde yemek çeker, sorar soruşturur, Garip’i bulamaz. Gitmediği bir şehir kalır. Kendi kendine ’Oraya da gidip bu kervanı tüketmek pahasına onu bulacağım. Elbet bunda da bir hayır vardır.’ Der, kalkar gider o şehre. O şehirde de yemek çekeceğini duyurmak için bir tellal çıkarır. Tellal bağırır, oradaki herkes yemeğe gelir. Bir Garip gelmez. Garip ahırda at tımar etmekte. Bezirgân:

-Gelmeyen kaldı mı, herkes geldi mi? Der. Oradakiler:

-İşte sadece oradaki Garip var, bir uşak.

-Gidin onu da getirin.

Gidip getirirler. Yemekler yenir, sıra pilava gelir. Pilav ortaya konur. Üstünde bir yüzük. Yüzük Şahsenem’in. Garip’in yüzüğü almasıyla kaçması bir olur. Bezirgân ardından bağırır:

-Ben bu kadar malı, bir katar deveyi bir senin için tükettim. Hiçbir yere gidemezsin. Gel buraya, neyin var, de bakalım.   

-Hiç kimsem yok, bir Şahsenem’im var.

-Seni buldum. Şahsenem sağ, seni istiyor.

Garip, gider ağasına:

 -Ağa ben gidiyorum.

-Garip, ben senden ayrılır mıyım?

-Yok, duramam gideceğim.

-O zaman al şu anahtarları, git bir kese altın al, heybe al, bir ata bin öyle git, der, ağası.

Garip bir kese altın alır, en iyi atlardan birine biner sürer. Öyle sürer ki at çatlar, ölür. Kalır düzde. Orada bir kuşburnu çalısı görür, heybeyi oraya saklar. Kendi kendime: ’Ne yapayım’ diye düşünür. Bir de bakar ki tozu dumana katan bir atlı geliyor. Mübarek öyle bir atlı ki heybetlimi heybetli. Garp’in yanına gelir sorar:

-İn misin cin misin?

-Ne inim ne cinim. İnsan oğlu insanım. Atım çatladı, kaldım olduğum yerde.

-Gel terkime bin.

Garip, ata biner; fakat gözü altınlarda kalır. Atlı der ki:

-İn attan. Altınlarını al getir. At üstüne çıkınca yum gözlerini.

Garip iner, altınlarını alır, atlının terkisine biner, gözlerini yumar. Çok hızlı giderler bir şehre varırlar. Atlı:

-Bir şehre geldik, aç gözlerini. Garip gözlerini açar ki bir şehirdeler.

Garip, şehirde dolaşır. Oradakilerden biri Garipten bir türkü söylemesini ister, Garip de söyler.

 

Feleğin yolları sarptır

İçi mor sümbüllü bağdır

Belki Şahsenem de sağdır

Yol ver geçem Halep şehri

 

Yol verirler, Garip gider. Az gider uz gider epeyi bir yol gider. Nihayet köyüne varır. Pınarın başına oturur. Meğer bunu getiren atlı, Hızır imiş. Buna der ki:

-Annenin gözleri ağlamaktan kör oldu. Bu atın ayağının altından bir lokma çamur al, annenin gözlerine sür. Annenin gözleri açılsın da dünya gözüyle seni bir daha görsün.

Garip oradan çamuru alır. Alınca atlı kaybolur. Oturur, bir de bakar ki pınara gelen kadınlar var. Öyle geliyorlar ki başları örtülü, kıyafetleri de o kadar süslü ki görmeli. Garip der ki:

-Siz pınarın başına niçin böyle geldiniz? Ne işiniz var da böyle süslü püslüsünüz? Kadınlar:

-Ne işimiz olacak. Garip vardı. Garip’in eski nişanlısı Şahsenem’i Şah İsmail aldı da, biz de onun düğününde oynuyorduk, düğün evine su götürmeye geldik, derler. Garip, kendi kendine ’iyi beni de tanımadılar’ der.

Garip, akşama kadar pınarın başında bekler. Akşam olur kalkar annesinin evine gider. Kapıyı çalar. Annesi, kapı çalınınca der ki:

-Kim o?

-Kapıda kaldım bacı. Beni bugün misafir edin, siz bilirsiniz, kalacak yerim yok.

-Kardeşim, biz iki garip kadın, seni nasıl misafir edelim. Kimimiz kimsemiz yok.

-Siz bilirsiniz, işte size bir avuç altın, beni misafir edin.

Altınları duydukları anda Garibi içeri alırlar. Oradan buradan konuşurlar. Yiyecek getirip karnını doyururlar. Garip bakar ki sazı duvarda asılı, bacısına:

-Bacı, sazı bana verin de çalayım.

-Kardeşim sakın o sazı alma. Annesi devreye girer:

-Bir oğlum vardı, gittiğinden beri biz o yana bakmıyoruz.

-Size bir avuç altın veriyim de o sazı çalayım.

Altınları alırlar, sazı verirler. Garip de çalar. Dipten köşeden oradan buradan. Annesi, tanır:

-Sen benim oğlumsun. Sevincinden oğlunun ayaklarına kapanır, oğlu, çamuru gözlerine sürer, gözleri açılır.

-Garib’im, sazını al da düğüne gidelim. Onlara derim ki kaçın kaçın ben oynayacağım. Garip, düğüne gider, der ki:

-Şah İsmail benim kardeşim. İşte sazı da getirdim, biraz çalıp söyleyeyim. Düğünü şenlensin.

Garip, dipten köşeden, oradan buradanı çalmaya başlar. Şahsenem, garibi tanır, boynuna sarılır.

Şah İsmail, Garip’in geldiğini duyar, kaçıp, kümese girer. Garip:

-Yiğitlik bu değil. Kümese girme. Karşıma gel. Düğünü de hiç bozmayalım. Kardeşimi sana vereyim, Şahsenem de Şah İsmail’ e yani sana kardeş olsun.

Kırk gün, kırk gece düğün yapılır. Garip Şahsenem ile, Şah İsmail de Garip’in kız kardeşiyle evlenir.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

 

Mah Mihri İle Hurşit Bey

Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur zaman içinde bir kadının yedi oğlu, bir kızı varmış. Bu kardeşler, büyür, kız kardeşlerini alır, dağ başında bir ev yaparlar. Bu kardeşler bir gün ava giderler. Hurşit Bey adında bir padişah oğlu da vezirini alır, ava çıkar. Ora senin bura benim derken, dağ başında ki evi görürler. Burada konaklarlar. Vezirine:

-Bu ev kimin, neyin nesidir, diye sorarken evden bir kız çıkar.

Hurşit Bey, kızın evden çıktığını görür. Vezirine döner:

-Av ararken avımızı bulduk, der.

Veziri ile Hurşit Bey dağdan aşağıya iner, saraya dönerler. Hurşit Bey, kızın düşünmekten gün be gün zayıflamaya başlar. Padişah, vezirini çağırıp söyler ki:

-Atları hazırla geziye gideceğiz. Bir de, Hurşit’in neyi var?..

-Padişahım sağ olsun, ben bilmem der. Ava giderler, dönerler. Vezir, Hurşit Beyin yanına gelir, onunla konuşur.

-Baban, senin durumunu sordu. Sizden korktuğumdan dolayı padişahtan her şeyi sakladım.

-Neden sakladın. Git babama da sultan anneme de söyle. Ben ondan başkasını almam.

Vezir gider, Hurşit Beyin durumunu, padişaha da Sultan annesine de söyler. Sultan anne, bunu duyunca öfkelenir:

-Ben ona padişah kızlarını layık göreyim, o gidip elin dağındaki kızı istesin. Bu isteğe çok kızar.

Hurşit, gün be gün sararıp solmaya devam edince, oğullarının haline dayanamayan padişah ile Sultan anne bunu kabul eder. Sonra birkaç komşusunu yanına alarak kızı istemeye giderler. Padişah da Sultan anne de kızı beğenir. Akşam olur, kızın ağabeyleri eve gelir. Kız, her şeyi ağabeylerine anlatır. Sabahleyin, Padişah ile Sultan anne tekrar kızı görmeye giderler. Kardeşlerinden, kızı isterler, onlar da verirler. Kızın kardeşleri birbirlerine: ‘Kardeşiniz bu dağın başında duramaz. Biz bunun yanına yaşlı bir kadın getirelim’ der, kardeşlerinin yanına, yaşlı bir kadın bulurlar. Hurşit Bey, nişanlandıktan her hafta nişanlısını görmeye gelir. Yaşlı kadından izin alıp içeri girer, kızla buluşup konuştuktan sonra gider. Bu arada kızın adı da Mah Mihri. Bir hafta sonra tekrar gelir. Nineden izin almadan eve gider, kızla konuşur, konuştuktan sonra da çıkar gider. Böyle yaptığı için, nine, Hurşit Beye kızar, kendi kendine konuşur. Çok sinirlenmiştir. Evin içine girmez. Akşama kadar dışarıda oturur. Akşam, kızın kardeşleri gelir, nineyi dışarıda otururken görür, sorarlar:

-Nine, neden eve girmedin?

-Kız kardeşinin oynaşları, atladı ayağımın üstünden dışarı çıktı.

Ninenin iftira etmek için söylediği sözler üzerine kızın kardeşleri yatmaz, o gece kızı oradan alır, başka yere giderler. Onlar gitmeden kız, gece uyanır, mektup yazar, mesinin içine koyar. Mektupta yazmış ki:

 

Cadı nine geldi bizi duyurdu

Ağa kardeşlerim yola buyurdu

Gözü yaşlı Hurşit’imden ayırdı

 

Beyi Hurşit Beyi ellere geldi

Beyi Hurşit Beyi göllere verdi

 

Kardeşler, evi yakıp yıkarlar. Mah Mihri, mesinin içine koyduğu mektubu taşın altına koyduğu için mektuba bir şey olmaz. Oradan giderler. Onlar gitmekte olsun biz haber verelim Hurşit Beyden. Hurşit Bey dağa çıkar ki ev yok. Kendi kendine: ’Yanlış yere mi geldim’ der. Doğru yere geldiğini anlar, sonra ağlamaya başlar. Oralarda dolaşır. Nineyi görür, yanına gider. Nineye sorar:

-Mah Mihri nereye gitti.

-Hurşit Bey, bırak öyle kahpeyi gitsin. Ağabeyleri, aldı gitti.

Hurşit Bey, bakar ki nineden hayır yok. Etrafı dolaşır, taşın altındaki mektubu görür, alıp okur. Nineye sorar:

-Nine bu ne demek.

-Oynaşları vardı. Padişah bizi ne yapar.

Hurşit Bey, mektubu okuduktan sonra doğruları öğrenir. Orada nineyi öldürür, dereden aşağıya atar.

Hurşit Bey saraya gider:

-Mah Mihri gitti ben de gideceğim, der. Sultan annesi de Hurşit Beye:

-Gitme oğlum. O kızın ne olduğu belli değil, der.

Ama Hurşit Bey dinlemez, gider. Biz gelelim Mah Mihri’ye. Giderken, dağlarda bir çobana rastlar. Çobana der ki:

-Çoban kardeş, sen buralardasın. Buralara bir delikanlı gelir, beni sorar ise söyle ki, Mah Mihri hanım buradan geçti.

O böyle söyleyince, ağaçlar, kurtlar, kuşlar, dağlar, taşlar dile gelir, Hurşit Beye söyleyeceklerini tekrarlar:

 

Mah Mihri buradan geçti

Bizi bu dertlere saldı da geçti

 

Hurşit Bey, atı alarak yollara düşer. At binmesini bilmediğinden atı hızlı götürür, at çatlar, ölür. Yürüyerek gider. Dağ başında çobana rastlar. Çoban, Hurşit Beyi görünce. ’Bu o olmalı’ der, kendi kendine. Hurşit Bey, çobanın yanına gelir, çobana söyler.

 

Çoban kardeş senin vaden dolmaz mı

Bu dağların kar çiçeği solmaz mı

Sana bir çift cevap sorsam olmaz mı

Mah Mihri hanım geldi geçti mi

 

Çoban da cevap verir.

 

Ben çobanım dağ başında bellisi

Kırıldı beş yüzü kaldı ellisi

O Türkmen kızının saçı tellisi

Mah Mihri hanım geldi de geçti

Vebalin boynuma attı da geçti

 

Hurşit Bey, içinden geçirir ki: ’Bu çoban Mah Mihri’nin saçının teli olduğunu nereden biliyor.’ Çoban, bunu anlar söyler.

 

Evlerinin önü kızıdır kızı

O bana kardeş ben ona bacı

Mah Mihri Hanım geldi de geçti

Vebalin boynuma attı da geçti

 

Dağlar, taşlar, ağaçlar, kurtlar, kuşlar, hepsi dile gelerek, Hurşit Beye söylediler.

 

Mah Mihri buradan geçti

Bizi bu dertlere saldı da geçti

 

Haberi alan Hurşit Bey, tekrar yollara düşer. Mah Mihri’yi gittiği memlekette başkasına verirler. Mah Mihri evlenmeyi, kırk gün kırk gece düğün olması şartıyla kabul etmiştir. Düğün yapılacak olsun, Biz, Hurşit Beye gelelim. Hurşit Bey bir çeşmenin başına gelir, dinlenir. O, dinlenirken çeşmenin yanına kel bir kız gelir. Hurşit Bey, kel kızdan su ister. Kız, suyu verir, eve gider. Evde ninesi, kıza bağırır.

-Niye çeşmeden geç geldin.

-Nine, ben gittim geldim. Sen gitsen hiç gelemezsin.

Nine, kovaları alarak çeşmeye gider. Hurşit Bey, nineden su ister:

-Nine, bana su ver.

Oğlan, nine dedi diye, kızan nine, su vermez. Hurşit sinirlenir, nineye bağırır:

-Kız, bana su ver, demedim mi?

Bunu duyun nine sevinir. Hurşit Bey, burada nineye bir türkü söyler.

 

Nine nine diyince nazlanır

Kız kız diyince hazlanır

Kalemle çekildi kaşları

İnci gibi dizildi dişleri

Arkasında on dört örük saçları

Nine göster saray yolu ne yanda

 

Hurşit Bey, davul zurna duyar, nineyle konuşur. Nineyi methetti ya, nine her soruya cevap verir.

-Bu düğün kimin?

-Buraya bir kız geldi de, onun düğününü yapacaklar. Kız, kırk gün kırk gece düğünüm olacak demiş.

-Beni kızla görüştürebilir misin?

-Kız senin neyin?

-O kız benim nişanlımdır.

Nine bu teklifi reddeder. Hurşit Bey, nineye bir avuç altın verir, altını alan nine kabul eder. Nine, Hurşit Bey’den bir demirli darı ister. Hurşit Bey verir. Nine, darıyı yola dökerek gider. Nine: ’Darı nerde biterse anla ki Mah Mihri ordadır’ demiştir. Darı, sobanın kaleminin dibinde biter. Nine, saraya gider, sarayın nöbetçileri ile konuşur.

-Beni bırakın namazımı kılayım.

-Mah Mihri’nin yanına gitme. Gidenleri merdivenlerden atarak öldürdü. Seni de öldürür.

Nine:

-Mah Mihri Hanım, diye seslenerek merdivenlerden yukarı doğru çıkar.

Nine, Mah Mihri ile görüşmek istediğini söyler, o kabul etmez. Hurşit Bey’den haber getirdiğini söyler. Mah Mihri, Hurşit adını duyunca içeri alır. Nine, bütün haberleri verir. Mah Mihri, Hurşit Beyi baca kaleminden içeri alır. O sırada Şah İsmail içeri girer. Mah Mihri’yi Şah İsmail’e vermişlerdir. Şah İsmail ile Hurşit Bey karşılaşır. Kızın üzerine satranç bahsine girerler. Hurşit Bey yener. Şah İsmail’i bağlar, Mah Mihri’yi alır, gider. Hurşit Bey ile Mah Mihri bir gölün başında dinlenirler. Hurşit Bey, Mah Mihri’nin dizinde uyuya kalır. Diğer tarafta Şah İsmail’in babası, adamlarına:

-Ne oğlum göründü, ne de gelin, bakalım ne yapıyorlar, der.

Gelirler ki Şah İsmail bağlı. Şah İsmail’i çözerler; Şah İsmail:

-Hurşit Bey, kırk tabur askerle geldi. Mah Mihri’yi alıp gittiler, der.

Şah İsmail’in babası bunu duyunca, Hurşit Bey’in üzerine kırk tabur asker gönderir.

Mah Mihri kız, kırk tabur askerin geldiğini görür, Hurşit Bey’i uyandırmaya kıyamaz. Gider onları karşılar. Tek başına onlarla savaşır, hepsini öldürür. Savaşta yaralanan Mah Mihri, gölün başında yıkanır.

Hurşit Bey uyanır, Mah Mihri’yle konuşur.

-Ne yapıyorsun orada?

-Terledim de yıkanıyorum.

O sırada Hurşit Bey bakar ki, kırk tabur asker üzerlerine geliyor. Gider onları karşılar. Taburla savaşır. Ölen ölür, kalanlara döner:

-Sizi öldürmek istemiyorum. Sizin de anneniz var, benim de annem var. Geldiğiniz yere geri gidin. Annelerinizi ağlatmayın. Askerler giderler. Daha sonra Şah İsmail’in babası gelir, Hurşit Bey’e Mah Mihri’yi verir.

Kız ile Hurşit Bey memleketlerine doğru yola koyulurlar. Beri taraftan Hurşit Bey’in babası Memleketinde, oğlunun bulunması için kazanlarla yemekler pişirttirip herkese yedirir. Yemeği yiyen kişilerden ricası, oğlu Hurşit Beyin başından geçenleri herkese anlatılmasıdır. Böylece: ‘Belki oğlumu bulurum’ diye düşünmektedir. Mah Mihri ile Hurşit Bey, babasının pişirtip dağıttığı yemeklerden yemek için oturur. Görevli adam Huşit’i tanımaz, onunla konuşur.

-Bu yemeği yemeden önce kim olduğunu, nerden geldiğini söyle?

Hurşit Bey kendini tanıtır.

Görevli sevinir, müjdeye gider. Padişaha:

-Padişahım sağ olsun, Hurşit Beyi buldum, der.

Padişah inanmaz, adamı hapse attırır. Daha sonra başka insanlar gelir söylerler ki:

-Hurşit Bey’i bulduk. Padişah çok sevinir, hapse attırdığı kişiyi çıkarttırır, müjdesini verir. Dünyalar onun olmuştur.

Hurşit Bey ile Mah Mihri’nin düğünü kırk gün kırk gece sürer. Mutlu olur, mutlu yaşarlar.

Fıkralar

Neden Kaçmış: Sürücü dikiz aynasında kendisini izleyen polisi görünce, “Herhal radara girdik?” diye zannetmiş. Kaçabileceğini düşünüp basmış gaza. Ancak polisi atlatamayacağını anlayınca, Bayburt’a yakın Beydağ’ının dibinde, pes edip çekmiş kenara. Trafik polisi arabasından inmiş. Bezgin, kızgın ve de küskün bir sesle:

– Hayırlı bayramlar! Bu ne sürat? Bi şey mi yetiştireceksin? Bana bak, çok yorgunum, üstelik aziz mübarek gün, keyfim de kaçık. Mantıklı bir özür söyle yoksa yaktım çıranı!

Kısa bir ara ve sürücü:

– Kaynanam geçen ay, Bayburt Polis Okulu’ndan, bir polisle kaçtı. Aynada sizin aracınızı görünce, kaynanamı bana geri getiriyorsun sandım!

 

Segirdip Gelecekler Eee Soora Nelacak: Bayburt saat kulesi önünde öğrenciler toplanmış, Atatürk koşusu için hazırlık yapılıyorken, Aksaçlı köyünden, Gülbek emi gelir, koşu için hazırlık yapmakta olan öğretmen ve öğrencilere yaklaşır. Telaş içindeki öğretmen ve öğrencileri görünce dayanamaz ve sorar: “Ola uşaklar neydir siz?” Öğretmenlerden biri, soruyu cevaplamaya çalışır: “Şey emi, Atatürk koşusu var o yapılacak” der. “Atatürk koşusu mu?” diye soruyu yineler. “Evet, bey emi”. “Yani benim anniyacağım, bu soğukta segidip gelecekler, he?” diye şaşkınlıkla sorar. “Segirdip (koşup) gelecekler, eee sora ne olacak.?” Öğretmen cevaplandırır: “Sonra birinci, ikinci ve üçüncü gelen koşuculara, koşudan sonra ödülleri verilecek” “Diyer segidenlere bişe yok, ele mi? Zaten birinci ikinci ve üçüncünün de kim olacağı bellidir!” “Evet belli” “Eee o zaman, bu soğukta, ötekiler niye segidir ki?”

 

Her Taraf Tekne: Bayburtlu Memiş anası ile beraber yaşıyorlarmış, bekârlık ve yalnızlık içinde olan Memiş her gün içki içmektedir. Annesi Memiş’in bu durumuna üzülür, içki içmesinin sebebini sorar. Memiş de rakının midesine iyi geldiğini söyler. Anası:

–Oğlum rakı mideye iyi geliyorsa ben de içeyim.

Memiş annesine rakı ikram eder ve annesi sarhoş olur.

O esnada Memiş’in annesi un elemektedir. Sarhoş olan annesi unu teknenin içine değil de sağa sola eler. Bunu gören Memiş:

– Ana unu tekneye ele, der.

Anası:

– Anan kurban Memiş, her taraf tekne her taraf tekne!

 

Bayburt Bayburt Olalı Böyle Zulüm Görmedi: Kültür Bakanlığı Senfoni Orkestrası yurdun çeşitli yerlerinde konserler verir. Bayburt’a sıra geldiğinde, Kaymakam belediye başkanıyla iş birliği yapar ve şehrin ileri gelenlerini konseri izlemek için davet ederler. Parti başkanları, esnaf, konser salonunu doldurur. Ulusal basın da oradadır ve konseri takip etmektedir. Konser biter ve seyirci dağılır.

Basın mensupları, halkla konser hakkında röportaj yapar, duygu ve düşüncelerini alır. Bir gazeteci, konserden yeni çıkan yaşlı bir Bayburtluya mikrofonu uzatır ve sorar, “Amca, konseri nasıl buldunuz? Daha önce böyle bir konser görmüş müydünüz?” Bayburtlu amca, “Yohğ kızım yoohğ. Bayburt Bayburt olalı çook badireler atlattı, açlık gördi, Rus işgali gördi, Ermeni mezalimi gördi, ammaaa böyle bir zulüm görmedi.”

 

Sen Efendi Emiden Daha mı İyi Bilecen

Bayburtlunun biri yaşlı annesini sırtına almış, Şingah mahallesine yukarı gidiyormuş. Bunları gören komşuları selam vermiş ve sormuş:

– Oğul hayrola nerden böyle?

– Şey efendi emi, anamı hacca gaydettürdüm de işlemleri bitti, oradan gelirük.

– Allah hayırlı etsin! Ey de oğul, senin anan dul deel mi?

– He babam bilirsen rahmetlik oldi!

– O zaman nikâhsız hac olmaz ki?

– Yahu emi niye olmasın? Hangi zamanda yaşiruğ? Hem anamı bu halde kim netsin?

Oğlunun sırtındaki nine sinirlenir oğlunun başına bir tane vurur. Ve söylenir:

– Sen efendi emiden daha mı iyi bilecen?

 

Masallar

 

Bayburt’ta masalın adı “Hekât’tır” hekât anlatma akşamlarının adı “Hekat Geceleridir” Hekâtlar Halk arasında bilinmeyen zamanlarda anlatılmaya başlanmıştır. Bayburt zengin bir hekât kültürüne sahiptir; fakat hekatlar henüz tam olarak toparlanıp bir araya getirilememiştir. Hekatların içinde olağanüstü olayların bulunur. Hekâtların başlangıç ve sonuç sözcükleri bellidir. “Bir varmış bir yokmuş, develer tellal iken pireler berber iken” gibi klişe sözlerle başlar, 'Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine' gibi belirli sözlerle sona erer.

 

Talihim: Bir hanımın bir beslemesi varmış. O kadar güzelmiş o kardar güzelmiş ki.... hanımı da o kadar çirkinmiş hanımın kocası da çok güzelmiş adam o çirkin karısını o kadar çok severmiş ki... Adam eve geldiği zaman beslemeyi bir ağlama tutar ha bire ağlarmış. Hanım duymuş ki efendisi eve geldiği zaman besleme ağlıyor. Bir gün beslemeyi çağırmış:

-Kızım efendi eve gelince niye ağlıyorsun sen, demiş. Kız da:

-Ağlamayayım da ne yapayım sen çok çirkin efendide öyle güzel ki ben çok güzelim senin gibi çirkin birini efendi çok seviyor da beni niye kimse sevmiyor, almıyor demiş.,

-Kızım ben çirkinim ama talihim açık beni sevdiren talihimdir, demiş.

Kadın bu kızı çağırmış:

-Banyo yap üstünü giyin bir yere gideceğiz, demiş.

Kız hazırlanmış hanımı kızı götürmüş bir mağaraya girmişler. Kadın, kızın eline temiz pirinç vermiş:

-Kızım git ileride talihini çağır gel talihim bu pirincimi seç de bakalım talihin sana ne diyecek demiş

Kızda gitmiş:

-Talihim al bu pirincimi seç bakalım talihim bana ne diyecek demiş.

Geri gelmiş kadın sormuş:

-Ne dedi.

Kız da:

-Kimse ses vermedi, demiş.

Kadın:

-Bak şimdi benim talihime, demiş.

Kadın kendi talihini çağırmış çağırdığı gibi talih gelmiş, pirinci almış beş dakikada temizlemiş getirmiş.

Kadın:

-Kızım bak daha ağlama kendin güzelsin ama talihin yok, demiş.

Oradan dönmüşler eve ertesi gün bu kadın kızı almış yine gitmiş mağaraya kız yine aynı sözleri söylemiş. Talih:

-Ne yapayım Allahın emriyle çamura takılmış kalmışım gelemem, diye ses vermiş.

Kadın da:

-Eh bakalım ertesi gün ne diyecek, demiş.

Eve dönmüşler ertesi gün olmuş yine gitmişler o mağaraya kız yine seslenmiş bakmış ki talip geldi. Pirinci aldı götürdü beş dakikada temizledi getirdi.

Birkaç gün sonra bir padişah oğlu bu kıza dünürcü göndermiş.

Kadın:

-Kızım talihin uyandı, demiş.

Kızın nikahını yapmış vermişler padişah oğluna. Kız ile oğlanı gerdeğe atmışlar. Gelmişler. Güveyi çıkarıp gezdirmeye orada da aşçılar yemek pişirmişler. Bu kız:

-Bana bir gömbe edin de verin, demiş.

Onlar da:

-Sana altın tabaklar içinde iyi yemekler veririz. Hanım sen küm gömbesini ne yapacaksın demişler.

Kız da:

-Benim canım onu istiyor. Yapın da verin, demiş .

Yapmış vermişler. Kız gömbeyi yerken padişahın oğlu gelmiş. Kız da gömbeyi sokmuş makatın altına. 

Padişah oğlu:

-Hanım ne yiyordun ne soktun makatın altına, demiş. Kız utanmış

-Bir şey yok demiş.

-Yok bir şey yiyordun, demiş padişah oğlu.

Elini makatın altına sokmuş ki kızın sakladığı şeyi ala bakmış ki eline bir altın tepelik geldi. Talihi o kül gömbesini almış oraya bir altın tepelik koymuş.

Padişah oğlu:

-Bu sana layık bunu niye oraya koydun? demiş. 

Kız da:

-Utandım da onun için oraya koydum, demiş.

Ertesi gün yine padişahın oğlunu çıkarmışlar gezmeye kız hemen aşçılardan mısır kavurgası istemiş. 

Onlar da:

-Etme hanım eyleme hanım mısır kavurgasını ne edeceksin? demişler. Kız

-Yok benim canım onu istiyor. Çabuk yapında getirin! demiş.

Mısır kavurgasını yerken padişah oğlu içeri gelmiş kız hemen peykenin altına serpmiş, padişah oğlu görmüş.

-Ne sakladın oraya? Demiş.

Kız da:

-Bir şey yok, demiş. Padişah oğlu almaya gitmiş bakmış ki bir altın tespih! Yine kızın talihi mısır tanelerini değiştirmiş altın tespih yapmış.

Padişah oğlu:

-Bunu niye sakladın hanım sana layık bir şey niye utanıyorsun, demiş. Kız, yine:

-Utandım, demiş.

Birkaç gün aradan geçmiş padişah oğlunun tıraşı gelmiş sakalları uzamış, kız:

-Padişah oğlu senin saçın sakalı babamın abdest süpürgesine benziyor, demiş.

Padişah oğlu bu söze kızmış:

-Haydi atın şunu zindana, demiş.

Tutmuş kızı atmışlar zindana.

Kızın talihi bir ay çalışmış deveyi bezemiş yüklemiş birde süpürge yapmış süpürgenin bir dalı altın bir dalı gümüş bir dalı cevahir taşı ile süslüymüş. Eline almış süpürgeyi gelmiş padişah oğluna misafir. Padişah oğlu:

-Sen kimsin? Demiş. Talih de.

-Ben hanımının babasının arap hizmetçisiyim, demiş.

Süpürge elinde sallaya sallaya padişah oğlunun yanına gelmiş.

Beni hanımın babası gönderdi. Geldim sizleri görmeye demiş. Padişah oğlu:

-O elindeki ne demiş. Arap da:

-Hanımın babasının abdest süpürgesi, demiş. 

Padişah oğlu:

-Demek ki hanım onun için benim sakalımı buna benzetmiş, bak şu süpürge ne güzel haydi gidin hanımı zindandan çıkarında gelin, demiş.

Gitmiş hanımı zindandan çıkarıp alıp getirmişler.

Padişah oğlu kıza:

-Babanın hizmetçisi gelmiş seni görmeye gidin içeride konuşun demiş.

Talih ile kız içeri girmişler talih kıza:

Bu kaç oluyor seni kurtarıyorum. Şimdi de bezettin bir süpürge getirdin. Bugünden sonra benim sana daha faydam yok. Aklını başına topla. Haydi Allah’a ısmarladık, demiş ortadan kaybolmuş.

 

Geyik: Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, cinler top oynarken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken:

Bir ormanın kenarında mutlu bir aile yaşarmış. Bu aile çok zenginmiş. Bir kız bir de erkek çocukları varmış. Aile reisi her gün ormana gider av yapar, geçimini bunlarla sağlarmış.

Bir gün yine her günkü gibi ava gitmiş. Önüne bir geyik çıkmış. Adam, oku çekmiş, hayretler içerisinde kalmış; çünkü geyik konuşuyormuş:

-Gençlikte mi zenginlik istersin yoksa ihtiyarlıkta mı zengin olmak istersin?

Adam şaşırmış, hiçbir şey söyleyemeden eve gitmiş. Çok üzgün bir biçimde evinin bir köşesine çekilmiş, düşünmeye başlamış. Ertesi gün adam yine ormana çıkmış. Geyiği karşısında bulmuş. Bu böyle birkaç gün devam etmiş. Sonunda adam dayanamamış demiş ki:

-Bir gün düşünebilir miyim?

Geyik kabul etmiş. Akşam olmuş eve gelmiş, karısına her şeyi anlatmış. Karısı:

-İhtiyarlık ta zengin olalım, demiş.

Ertesi gün adam, ormana gittiğinde yine geyikle karşılaşmış. Geyik yine sormuş:

-Gençlikte mi zenginlik istersin ihtiyarlıkta mı? adam:

-İhtiyarlıkta zengin olmak isterim, demiş.

Adam bunu söyler söylemez, geyik ortadan kaybolmuş. Adam sonra ki günlerde yine geyiği aramaya gitmiş ama hiç görememiş.

Zaman geçmiş. Adam ailesini geçindirememeye başlamış. Günleri yarı aç yarı tok geçiyormuş. Bir gün öyle bir yağmur yağmış ki öyle bir gök gürlemiş ki adamın evine yıldırım düşmüş. ev yerle bir olmuş. Aile fertleri canlarını zor kurtarmış. Ne var ne yok her şeyleri kaybolmuş. Yiyecekleri bile kalmamış. Artık orada kalmanın bir anlamı olmadığını düşünmüşler, yola çıkmışlar.

Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. Bir ormanın içinde bir ırmağa rastlamışlar. Buradan geçemeyeceklerini anlayan baba oğul bir sal yapmaya karar vermişler. Aradan birkaç saat geçtikten sonra salı yapmışlar. Sala babaları, kız çocuk, erkek çocuk binmiş. Tam nehrin ortasında sal devrilmiş. Su, çocukları almış götürmüş. Çocuklar kaybolmuş. Baba ise çok aşağılarda sudan zar zor çıkmış. Kadın ortada kalmış, aile dağılmış. Kadın onların dönmeyeceğini anladığında almış başını gitmiş.

Kadın az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, bir yerde dilencilik yaparken tutsak olmuş.

Çocukların kaybolduğun gören baba da karısını ve çocuklarını bulamayacağını anlayınca oralardan uzaklaşmış.

Adam çok acıkmış öyle ki acından bayılacak haldeymiş. Bir süre yola devam etmiş. Bir kente ulaşmış. Bir fırın varmış. Adam bu fırının önünde bayılmış düşmüş. Bunu gören fırıncı yanına gelmiş, hastaneye götürmüş iyileştirmiş. Sonra da yanına almış, fırına götürmüş. Karnını tıka basa doyurmuş. Yedirmiş içirmiş. Adam kentte dolaşmaya başlamış.

Bu kentin de padişahı ölmüşmüş. Onun için padişahlık seçimi yapılacakmış. Adam öyle böyle gezerken bir kalabalık görmüş. Bu kalabalığın neyin nesi, kimin fesi olduğunu öğrenmek için kalabalığın içine girmiş. Orada ki bir görevli uçurmak için güvercin hazırlamış. Bu güvercin meydanda duran her kimin başına konarsa o kişi padişah olacakmış. Adam, olayı sorarak öğrenmiş. Kendisi de bekleye başlamış. Görevli güvercini bırakmış. Güvercin, kalabalığın üstünde birkaç tur attıktan sonra ailesi dağılmış olan adamın başına konmuş. Kalabalık itiraz etmiş. Birisi

-Doğru dürüst elbisesi yok, saçları dağınık, zayıflıktan kemikleri görünüyor. Öyle bir adam padişah olamaz, demiş.

Bu itiraz üzerine bir daha bırakmışlar. Güvercin yine birkaç tur atmış, aynı adamın başına konmuş. Topluluk adamın padişahlığını yine kabul etmemiş. Üçüncü kez güvercini bırakmışlar. Yine aynı adamın başına konmuş. Bu defa kimse itiraz etmemiş çünkü güvercinin aynı adamın başına üç defa konması kalabalığın şüpheye düşürmüş. Birisi

-Padişahlığı en iyi yapacak olan bu imiş ki kuş üç defa aynı kişinin başına kondu. Demek ki bu adam Allah’tan geldi, demiş.

Adamı padişah ilan etmişler, saraya götürmüşler. Adam, padişah olduğuna inanamamış. Sarayın güzelliğine hayran kalmış. Padişahın görevlileri banyo yaptırmışlar. Elbiselerini değiştirmişler. Saçlarını şekle sokmuşlar. Tahta oturtmuşlar. Adamın aklına geyiğin söylediği: ‘gençlikte mi ihtiyarlıkta mı zenginlik istersin’ sözleri gelmiş.

Aradan yıllar aylar geçmiş. Padişahın karısını bir kötü insan, sevip alamadığı için tutsak ettirmiş. Padişah, bu kadının kendi karısı olduğunu bilmiyormuş.

Oğlunun ise askerlik vakti gelmiş, askere gitmiş. Kızı ise esir düşmüş.

Askere giden oğlu bir gün çarşıda gezerken, padişah bunu görmüş. Oğlana kanı ısınmış. Onu seyretmeye başlamış. Delikanlı padişahın çok hoşuna gitmiş. Delikanlıyı çağırmış, güzel bir sohbet yapmışlar. Delikanlıya sormuş:

-Senin ismin ne? öğrenebilir miyim?

-İsmim Ahmet’tir.

-Memnun oldum. Nerelisin annen baban var mı?

-Annem babam yoktur. Ben annem ile babamı küçükken kaybettim.

-Nasıl kaybettin?

-Biz çok zengin bir aileydik. Babam her gün ormana giderek avlanırdı. Bu avladığı hayvanları bazen kendiniz keser yerdik; bazen de satarak evi geçindirirdik. Daha doğrusu babam geçimimizi avcılıkla temin ederdi. Daha sonra öyle bir yağmur yağdı, öyle bir yıldırım düştü ki evimiz yerle bir oldu. Babam avcılık yaparak da geçimimizi sağlayamıyordu. Oralarda kalmanın bir anlamı olmadığını gördük. Babam beni, kız kardeşimi, annemi aldı. Dere tepe düz gittik. Ormanda bir nehri kenarında durduk. Ama bu nehri geçemedik. Bizi su götürdü. Nasıl çıktığımızı bilmiyoruz. Birbirimizden ayrıldıktan sonra bir hastanede olduğumu anladım. Babamdan annemden haberim yoktur. Hepimiz ayrı yollara düştük. Şu anda ise kardeşimin, annemin, babamın yerini bilmiyorum.

Padişah karşısında konuşan oğlanın kendi oğlu olduğunu anlamış, çok sevinmiş. Az kalsın sevincinden ölecekmiş. Sevincinden ağlamış. Padişahın ağladığını gören asker ne olduğunu niye ağladığını sormuş padişaha. Padişah, oğlana babasının kendi olduğunu söylemiş. Oğlan:

-Siz bir padişahsınız. Siz nasıl benim babam olursunuz? Demiş. Padişah:

-Sizden ayrıldıktan sonra bir kente geldim. Kentte bir kalabalık gördüm. Neyin nesi olduğunu sordum. Padişah seçimi varmış. Güvercin uçurdular. Geldi benim başıma kondu. Padişah oldum, demiş.

Baba oğul sarılmışlar. Hasret gidermişler. Bir tek karısı ile kızını bulamamalarına üzülüyorlarmış. Aslında anne de padişahın sarayında tutsakmış. Delikanlı saraya gelmiş sarayda gezerken bir kadına rastlamış. Kadına kanı ısınmış. Kendisiyle konuşmuş:

-Sen niçin tutsak edildin?

Kadın başından geçen olayları anlatmış. Oğlan bunun kendi annesi olduğunu anlamış. Birbirlerine sarılmışlar. Oğlan annesini tutsaklıktan kurtarmış. Padişaha da kadını zindana attıran kişinin elini kolunu kesmiş. Onu kadının yerine zindana atmış.

Günleri çok iyi geçiyormuş; ancak tek üzüntüleri kız kardeşini bulamamalarıymış. Aradan uzun yıllar geçmiş. Üçü birlikte mutlu yaşarlarken bir gözü kör bir kızın saraya geldiğini görmüşler. Kız padişahla görüşmek istediğini söylemiş. Padişahın yanına çıkan kız padişahın kızına hiç benzemiyormuş. Kız, başından geçen olayları anlatmış. Padişah bir yandan düşünmüş: ‘bu benim kızım’ diye. Bir yandan da kendi kızına benzemediği için ‘bu benim kızım değil’ diye düşünmüş. Kız, banyo yapmış. Padişahtan dileğini istemiş. Padişah:

-Biraz bekle, demiş, sen benim kızımsın, demiş.

 Onun, kendi kızı olduğunu anlamış. Mutlu bir hayat yaşamışlar.

Gökten üç elma düştü. Biri bu hekâtı benden alana, biri dinleyene, biri de anlatana.

 

Tosunun Parası: Bir varmış bir yokmuş...

Eski zamanda fakir bir adam varmış. Bu adamın bir de oğlu varmış. Bir de padişah varmış.

Bir gün adam oğlunu çağırmış:

-Oğlum, bir gün ben ölürsem sen de tosunu satarsan eğer; parasını almadan tosunu verme, demiş.

Bir zaman sonra adam ölmüş.

Gel zaman git zaman bunlara para lazım olmuş. Annesi oğlana demiş ki:

-Tosunu sat.

Oğlan da sabahleyin tosunu pazara götürmüş.

Padişah da pazarda dolaşıyormuş. Tosunu görmüş, müşteri olmuş. Demiş ki:

-Bu tosun satılık mı?

-Evet satılık.

Tosunun parasını kesmeden padişah demiş ki:

-Tosunu sür içeriye.

Oğlan da demiş ki:

-Babam bana demişti ki: ‘Tosunu satarsan sakın parasını almadan verme.’

Padişah demiş ki:

-Sür içeri tosunu! Paran kadar konuş. Haftaya gel al paranı.

Oğlan çaresiz tosunu sürmüş padişahın ahırına. Parayı almadan eve dönmüş. Annesi sormuş:

-Oğlum tosunu sattın mı?

-Sattım anne.

-Parasını aldın mı?

-Padişah aldı. Parasını haftaya verecek.

-Ama baban demişti ki...

 

Bir hafta sonra oğlan gitmiş padişahın yanına:

-Tosunumun parasını almaya geldim, demiş.

Padişah sinirlenmiş, oğlana demiş ki:

-Ulan ne parası? Çek git!

Oğlan kör pişman evine dönmüş. Annesine demiş ki:

-Anne tosunun parasını alamadım!..

-E peki oğlum, bu tosunun parasını nasıl alacaksın?

-Anne sen bana eski bir kadın elbisesi hazırla.

Oğlan, tosunu içeri vururken tosunun kuyruğunu kesmiş yanına almış.

Annesi eski bir kadın elbisesi bulmuş getirmiş. Oğlan da elbiseyi giyinip kadın kılığına bürünmüş. Yanına bir torba, eline de bir değnek almış. Tosunun kuyruğuna da çivileri çakmış, koymuş torbaya.

Oğlan, kadın kılığında padişahın kapısına gitmiş. Kapının önünde gezerken, içeriden padişah görmüş. Vezirini çağırmış, demiş ki:

-Şu kapının önünde duran isteyiciyi çağırın gelsin.

Vezir de çağırmış isteyiciyi içeri almış. Padişahın huzuruna çıkarmış. Padişah, isteyicinin gözlerini görünce, gözlerine vurulmuş. Demiş ki:

-Sen in misin cin misin?

İsteyici de demiş ki:

-Ne inim ne cinim. İnsanoğlu insanım. Sahipsizim. Kimim kimsem yok.

Padişah da demiş ki:

-Benimle evlenir misin?

İsteyici de demiş ki:

-Kabul ederim; Ama sarayını gezmemiş evlenmem.

-Tamam, hemen evlenelim.

Padişah, vezirlerini çağırmış. Hemen sarayın bütün kapılarını açtırmış. Odaları gezmişler. Bir odaya girmişler, içerisi altın inci dolu. Bir odaya girmişler ki içerisi hamam. Hamamda da darağacı var. İsteyici demiş ki:

-Tamam, burada evlenelim.

Padişah, vezirlerine demiş ki:

-Kapıyı üstümüze kilitleyin! Siz bekleyin.

Vezirler, kapıyı kilitleyip, dışarıda beklemeye başlamışlar.

Padişah, isteyicinin üstüne atılmak istemiş. İsteyici demiş ki:

-Elini üstüme vurma. Önce şu darağacını ne işte kullandığını bana söyle, öğret.

-Vezirlere kızdığımda onları burada falakaya yatırırım.

-Ben gireyim de ağır ağır yap bakalım nasıl oluyor.

Padişah, ağır ağır falakayı çalıştırmış. İsteyici demiş ki:

-Padişahım bir de sen yat bakalım. Ben de ağır ağır yapıp öğreneyim ki sen olmadığın zaman vezirlere kızdığımda ben de vezirleri falakaya yatırabileyim.

Padişah falakaya yatmış. Bu isteyici de hemen padişahı bağlamış. Tosunun kuyruğunu torbadan çıkarmış. Padişaha demiş ki:

-Padişahım sağ olsun, bu ne?

-Sen bilirsin.

İsteyici, padişaha tosunun kuyruğuyla öyle bir dayak atmış ki kırk gün ayağa kalkamayacak şekilde. Sonra tosunun kuyruğunu torbaya sokmuş, vezirlere demiş ki:

-Kapıyı açın. Siz de evinize gidin. Padişahın emri.

Vezirler kilidi açmış gitmişler.

İsteyici, altın, inci olan odaya gitmiş. Torbasını mücevherle doldurmuş, almış gitmiş annesinin yanına. Demiş ki:

-Anne işte tosunun parası! Şimdi bana bir bakıcı kıyafeti al. İğne, ilaç takımı hazırla.

Kadın gitmiş oğlunun dediklerini bulmuş. Oğlan yine kılık değiştirmiş. Gitmiş sarayın önüne. Bağırmış:

-Hastalara bakarım. Yaraları iyileştiririm. Bakıcı...

Vezirler bakıcıyı görmüşler. Padişaha demişler ki:

-Padişahım sağ olsun. Kapının önünde bir bakıcı var.

-Çağırın gelsin.

Vezirler, bakıcıyı içeri çağırmış, padişahın yanına götürmüşler. Bakıcı, padişahı yatağında görünce:

-Öf öf öf... Hep vuruk yarası! Gözü kör olasıcalar! Böyle mi dayak atılır? Ben bunu iyi ederim; ama hamama götürelim, demiş.

Vezirler de padişahı alıp hamama götürmüşler. Bakıcı, vezirlere demiş ki:

-Siz kapının önünde bekleyin. Ben onu şimdi iyi ederim.

Vezirler dışarı çıkmış. Bakıcı, padişahı tekrar darağacına çekmiş. Torbasından tekrar tosunun kuyruğunu çıkarmış. Padişaha demiş ki:

-Padişahım sağ olsun bu ne?

-O tosunun kuyruğu. Sen de tosunun sahibisin. Benim yakamı bırak.

-O nu zamanında düşünseydin.

Bakıcı, tosunun kuyruğu ile padişaha aynı dayağı tekrar atmış. Çıkmış vezirlere demiş ki:

-Ben padişahı iyi ettim. Siz de elbiselerinizi kapının önünde soyunun. Siz de hamam yapın da sonra padişahı odasına götüreceğiz.

Vezirler de üstlerini soyunmuşlar, hamama girmişler. Kapıyı üstlerine kilitlemiş. Bunların elbiselerini almış, gitmiş öbür odadan çuvalını altın, inci doldurmuş, annesinin yanına dönmüş. Getirdiklerini göstermiş:

-İşte tosunun parası… Al anne!

Oğlan hemen bir kuzu kesmiş, kuzunun karnını başına geçirmiş, olmuş keloğlan.

Keloğlan padişahın kapısına gitmiş. Padişahın vezirleri keloğlanı görmüşler. Keloğlana demişler ki:

-Keloğlan falanca mağazaya git. Padişahın doksan kat elbise istediğini söyle. Elbiseleri al bize getir. Bahşişini veririz.

Keloğlan, mağazaya gitmiş. Demiş ki:

-Padişahın başına böyle böyle işler gelmiş. Doksan kat elbise istiyor.

Keloğlan, padişahın başına gelenleri bir bir anlatmış, doksan kat elbiseyi almış, çıkmış. Gitmiş annesine demiş ki:

-Al tosunun parası.

Keloğlan, elbiseleri annesine verdikten sonra demiş ki:

-Anne çabuk bana yırtık pırtık elbise hazırla.

Annesi hazırlamış.

Biz gelelim padişaha. Padişah, vezirlerini toplamış demiş ki:

-Ben daha bu memlekette duramam. –İki vezirini ayırmış, diğerlerine paralarını vermiş- Sizin işiniz tamam. Siz gidin. –Dönmüş iki vezirine- padişah sarayını, olan her şeyi satın. Bu şehirde kalamam. Ben başka diyara gideceğim.

Oğlan, padişahın bu düşüncesini duymuş. Padişah da sabahleyin öküz arabasını koşturmuş. Kendisi, ailesi, bir de çocuğu binmiş. İki veziri de onunla gitmiş.

Tosun sahibi de onları takip ediyormuş. Arabanın peşi sıra gidiyormuş. Padişahın karısı görmüş, demiş ki:

-Padişahım sağ olsun. Şu gelen yetim birine benziyor. Oda arabanın arkasına binse?

Padişah demiş ki:

-Bırakın o piçi!.. Gelmesin. O tosun sahibine benziyor.

Oğlan bunun duymuş demiş ki:

-Padişahım sağ olsun. Ne tosunu ne sahibi? Sizin gittiğiniz yerde ben çobanım.

Padişah demiş ki:

-O zaman arabanın kopuna bin.

Oğlan bu arabaya binmiş.

Padişahın gideceği evin kapısının önünde de odunlar varmış. Kapının önüne yaklaşınca tosun sahibi atlamış, odunların altına girmiş. Padişah demiş ki:

-Bu tosun sahibi idi. Getirin iki teneke gaz bunu yakalım.

Komşuları hemen iki teneke gaz getirmişler. Odunların üzerine döküp kibriti çakmışlar.

Bu arada tosun sahibi odunun bu başından girip öteki başından çıkmış. Padişahın evine girip bir hasırın altına saklanmış. Padişahın bundan haberi olmadığı için sevinmiş, demiş ki:

-Oh! Bu tosun sahibiydi. Yaktık kurtulduk. Bu gece rahat bir uyku çekeriz.

Akşam olmuş. Padişahla karısı çocuklarını ortalarına alıp yatmışlar. Padişahın da hiçbir şeyi kalmamış. Sadece karısının altın bileziği, yüzüğü, gerdanlığı, küpeleri kalmış. Diğerleri tosun sahibinin olmuş. Bu son kalanları da padişah yanında saklıyormuş.

Bunlar uyuyunca tosun sahibi gelmiş, çocuğu cimcikleyip ağlatmış. Kadının konuşması gibi konuşmuş, demiş ki:

-Herif ben sancılanıyorum. Çocuğa bakamam. Altını, inciyi elime ver de ben onlara bakayım sen de çocuğa bak.

Padişah, son kalan altını, inciyi karısı zannettiği tosun sahibine vermiş. Tosun sahibi de altını inciyi almış bir dağ başına çıkmış.

Sabah olmuş. Padişah da karısı da kalkmış. Kadın:

-Padişahım sağ olsun. Altını inciyi ver.

Padişah şaşırmış. Demiş ki:

-Gece oğlan ağladığında isteyip aldın ya.

-Ben gece senden bir şey istemedim, almadım. Ben uyuyordum.

Sinirlenen padişah, karısına bir güzel dayak atmış. Komşularına demiş ki:

-Şu tosun sahibini bulun gelsin. Tahtımdan inip onu tahtıma çıkaracağım.

Komşuları gitmiş, tosun sahibini bulmuşlar. Padişahın dediklerini demişler. Almış padişaha getirmişler. Tosun sahibi biraz uzakta durmuş. Padişaha demiş ki:

-Padişahım sağ olsun. Uzaktan uzağa konuşalım.

Padişah da tosun sahibine demiş ki:

-Korkma tahtımdan inip seni tahtıma çıkarıyorum. Eğer benim yakamı bırakacağına söz verirsen padişahlığı sana vereceğim. Tahtım da senin tacım da... Zaten benden alacağın bir şey de kalmadı.

Tosun sahibi kabul etmiş demiş ki:

-Söz padişahım. Artık senin yakanı bırakacağım.

Padişah, tahtından inmiş, tahtını tacını tosun sahibine bırakmış, gitmiş.

Tosun sahibi gelmiş annesinin yanına. Annesini almış saraya gitmiş. Tahta oturmuş. Annesine demiş ki:

-İşte anne tosunun parası…

Efsaneler

Bayburt efsaneleri konuları bakımından oldukça zengindir. Efsanelerde düğün adetlerindeki süzülme geleneğinin ortaya çıkışından taş kesilme motifine, sütün suya dönüşünden yaşanan olay sonrası ilgili yerin isimlendirilmesine, insandan hayvana dönüşmeye, yağmur yağdırmaya gibi çok farklı konuda oldukça zengin örnekler bulunur.

 

Alho Dede: Bir sene Bayburt`ta çok büyük bir kuraklık olmuş. Halk, çare aramaya başlamış. Denedikleri yollardan sonuç alamamışlar.

Dağın taşın susuzluktan kavrulduğunu gören halk, toplanıp müşevere etmiş. Alho Dede`ye gitmeye karar vermişler, yanına gitmişler:

- Alho Dede! Kuraklık dağı bağı perişan etti. Himmetine geldik, demişler.

Alho Dede, hiç cevap vermemiş. -Zaten pek konuşmazmış- Çarşının yolunu tutmuş. Ricacılar peşinde… Gelmiş bir dükkana girmiş. Eline bir miktar yağ alıp dükkânın bacasına çıkmış. -Canı istediği zaman istediği dükkâna girer, istediğini alırmış. Halk, saygı duyar hiç bir şey demezmiş- Kendisinden de korkarlarmış. Elindeki yağı havaya kaldırmış:

- Yağdır yağ, yağdır yağ, demeye başlamış.

Bir müddet sonra gök yüzü bulutlanıp, şimşekler çakmaya başlamış.

Alho Dede, bacadan inmiş, gitmiş.

Günlerce yağmur yağmış. Seller akmaya başlamış. Önce kuraklıktan acizlenen halk, bu sefer de yağmurdan, sellerden çaresiz kalmış. Güneş sanki gökyüzünden kaybolmuş. Tekrar Alho Dede`nin yanına gitmişler:

- Alho Dede! Günlerdir yağmur yağıyor. Perişan olduk. Ortalığı sel götürüyor. Ne yaparsan sen yaparsın, demişler.

Alho Dede, Hiç bir şey demeden yeniden çarşının yolunu tutmuş. Girmiş bir dükkâna, biraz fındık almış, çıkmış bacaya. Elindeki fındıkları yukarı kaldırmış:

- Yağmadır yağma, yağmadır yağma, demiş.

Biraz sonra yağmur azalmış ve durmuş. Bulutlar dağılmış, ortalık günlük güneşlik olmuş.

Dilek dilemek için kalenin Bayburt`a bakan yamacındaki türbesine gidenler, kapı girişindeki sağlı sollu iki duvara taş yapıştırırlar; eğer taş yapışırsa dilekleri kabul olurmuş.

 

Kız-Oğlan Taşları: Bayburt`un Masat 2 Köyünün Taşlıyayla mevkiinin üstünde adı Ged Tepesi olan bir yer bulunur. Bu tepede, uzaktan bakıldığında iki insanı andıran taşlar bulunur, bu taşlara,

 ‘Kız-Oğlan Taşları’ denir. Yanlarına yaklaşıldığında iki küçük taş daha görülür.

Zamanın birinde birbirine komşu olan bir genç kız ile delikanlı varmış. Bunlar birbirlerini seviyorlarmış. Aileleri bu sevdanın evliliğe dönüşmesine izin vermemiş; ama onların gizli gizli buluşmalarına da engel olamamış.

Kız ile oğlanın buluşmaları bir süre devam etmiş. Sonunda düşünmüşler, konuşmuşlar:

- Ne yapalım, ne edelim?

- Bu gece kaçalım.

Kız, akşam bohçasını hazırlar. Delikanlı, köpeğini yanına alır. Konuştukları gibi köy çıkışında buluşup sabaha kadar durmaksızın yürüyen iki aşık, Ged Tepesi`nin üzerine geldiklerinde oldukça yorgun düşmüş, dinlenmek üzere durmuşlar.

Gün ağarmak üzereymiş. Günlük işleri için kızını kaldırmaya giden annesi, onu yatağında bulamamış. Çeyizinin bir kısmı da yokmuş. Kızının kaçtığını anlayan kadın, dövünüp ağlarken kargış etmiş:

- Ana-ata sözü dinlemedin, beni ellere yernikli ettin. Umarım Allah`tan olduğunuz yerde taş kesilirsiniz.

Bu beddua üzerine tepedeki kız, delikanlı, köpeği ve kızın bohçası oldukları yerde taş kesilmişler.

İşte tepedeki uzun taş oğlan, kısa olanı kız, yanlarında ki yuvarlak taş bohça, diğeri de köpekmiş.

 

Kocakarı Fırtınası: Eskiden bir kocakarı varmış. Bunun üç tane de keçisi varmış. Bir gün keçilerine:

- Yaz geldi biz dağa çıkalım, demiş.

Azığını, torbasını hazırlar, keçilerini alır, dışarı çıkar. Bunu gören komşuları onunla konuşur.

- Bu gün fırtına olur, dağa çıkma.

- Ben bitten kurban kestim, fırtına olmaz.

Komşularını dinlemeyen yaşlı kadın:

 

 ‘’Gıcı gıcı keçilerim,

Hadi çıkalım yaylaya.

Sizi fışır fışır sağayım,

Gümbür gümbür yayayım.’’

 

der, yola çıkar; fakat sözü Allah indinde hoş karşılanmaz. Hiç bitten kurban olur mu? Kocakarı tam keçileri otlatmaya başlayacağı sırada dağı dağa vuran bir fırtına kopar. Tipi, boran, derken kocakarı ve keçileri orada donup taş kesilirler. Bunlar hala orada dururlarmış; ama Hacıoğlu`nun derede mi yoksa başka bir yerde mi?... İşte o olaydan sonra Mart ayının son bir buçuk haftası ile Nisan ayının ilk bir buçuk haftası arasındaki fırtınaya ‘’Kocakarı Fırtınası’’ denmiş.

 

Üç Kavaklar: Yukarı Kırzı köyünde Kavaklar adlı bir yer, burada da üç kavak ağacı vardır. Bu üç kavak vaktiyle üç kadınmış. Nasıl ve neden olmuşsa olmuş, bunlar üç taşın arasından büyüyen üç kavağa dönmüşler. Kadınların aydan aya hasta olması gibi bu üç kavak da öyle hasta olur, âdet görürmüş. Denk gelenler onların bu halini fark edebilirlermiş. Bu üç kavağın yanına gidip de dilek dileyenlerin dilekleri kabul olurmuş. Şu anda bile kavakların dalları, dilekte bulunanların rengarenk bezleri ile doluymuş.

 

Sütlü Göze: Bayburt’un Çiğdemlik Köyü sırtlarındaki ormanın üstünde, yedi-sekiz km. mesafede bir su kaynağı vardır. Adı Sütlü Gözedir. Vaktiyle süt kaynayan bu gözeden içen dertliler deva, hastalar şifa bulurmuş. Bir gün bir keşiş karısı, şırıl şırıl süt akan bu kaynaktan önce içmiş, açlığını, susuzluğunu gidermiş, sonra da çocuğunun kakalı bezini yıkamış. Yıkayınca da dertlilere deva hastalara şifa olan bu süt yok olup, yerine soğuk bir su akmaya başlamış. Berrak ve soğuk bir su kaynağı olan bu gözeden akan suda hala sütten izler var gibidir.

 

Gelinler Niçin Süzülür: Bayburt’ta oğlan evine getirilen gelinler, getirildikleri gün komşu ve akraba kadınlar görsünler, tanısınlar diye evin içinde bulunan büyükçe bir yerde, yanında sağdıcı ile birlikte dururlar. Buna: "Süzülme" denir.

Zamanın birinde Şingah Mahallesinde yedi yaşında bir kız çocuğunu, ayı kaçırmış. Aslan Dağı`nın ormanına götürmüş. Hiçbir zarar vermemiş. Kızı orada bırakmış. Aradan yıllar geçmiş. Bayburt`un köylerinden bir oduncu, kızı bulmuş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Oduncuya evlat olan kız, gelinlik çağa gelmiş. Şingah Mahallesinden birine istemişler. Oduncu, kızı rahat etsin, gün görsün diye bu aileye vermiş.

Kızın kahvesi, şerbeti içilmiş; ama ne oğlan kızı görmüş, ne de kız oğlanı. Düğün günü dünürcüler gelmiş, gelini alıp oğlan evine götürmüşler. Evin bir köşesine almışlar. Süzülen gelinin gözüne o evin kırmanı ilişmiş. Bir yerden hatırladığını hissetmiş. İçine huzursuzluk dolmuş. Yanındakilere durumu anlatmış. Onlar da araştırmışlar, bakmışlar ki bu kız yıllar önce ayının kaçırdığı kız. Ölmemiş, yaşıyor. Güvey de kardeşi.

Oğlan evi gelin alma mutluluğunu bırakmış, kızlarını bulmanın sevincini yaşamış.

O günden sonra, oğlan evine getirilen gelinlerin süzülmesi adet olmuş.

 

Hımırgı Köyü: Vaktiyle Hımırgı Köyünde Ermeniler yaşarmış. Bu köye Selim Baba diye bir Türk yerleşmiş. Köyde bir tek Müslüman hane bunun hanesiymiş. Kendisi fakir, ihtiyaçlıymış. Köylü onu "sofu" diye çağırırmış.

Köylüler, kış geceleri konakta toplanır, sohbet ederlermiş. Sohbete katılanlar sırayla yemek çekerlermiş. Bir kış akşamında, fırtınalı bir gecede konakta sohbet ederken; Ermeniler, Selim Baba`ya derler ki:

- Sofu, bugün bize bir ziyafet ver. Bir tel helvası çek de yiyelim.

Mübarek sultan da kabul eder:

- Hay hay emredersiniz.

Gençlerden birine döner:

- Kalk git bakır sini getir.

Öbürüne dönerek de:

- Kalk sen de tahta sini getir, der.

Onlar gittikten sonra, kendisi kalkıp abdest tazeler. O arada bakır sini ile tahta sini gelir. Kendisi bakır siniyi alır, çıkar kapıya; siniye kar doldurur, içeri gelir. Kollarını çemürler, sofranın başına çöker. Karları yoğururken, pirlere sığınıp okur, dua eder. -Ermeniler bunun farkında değil.- Selim Baba, karları yoğururken; Ermeniler birbirleriyle fısıltılı konuşmaya başlarlar:

-Bize anlatıyor ki, bana yardım edin.

-Öyle ya demek istiyor ki: "Bende kardan başka bir şey yok. Şekeri nereden bulayım, unu nereden bulayım da size helva yapayım."

-Sabah olsun da Sofu`ya yardım edelim. Bunlar bu yorumdayken; kendilerini bir gaflet uykusu basar…

Selim Baba seslenir:

- Buyurun ağalar! Helva hazır.

Hepsi birden gözlerini açarlar ki, sini helva dolmuş. Hayretler içerisinde kalırlar. Şaşkın şaşkın, helvadan yemeğe başlarlar. Tadarlar ki bu helvanın lezzeti, yedikleri hiçbir helvada yok. Herkes yedikten sonra Selim Baba, artan helvayı top top eder, Herkesin nüfusuna göre bir top helva sıkıp verir. Der ki:

-Taptığınız dinin hakkı için! Evinizdeki herkesi kaldırın, bu helvayı yedirin. Yiyemeyen süt çocuklarının da dudaklarına sürün. İlla ki helvanın tadı ağızlarına gitsin. Hissesini alan evine gider. Evdekileri, çocukları kaldırır. Aynen Selim Baba’nın dediği gibi yedirirler. Çocukların da dudaklarına sürüp tattırırlar. Ertesi sabah kalkarlar. Köy meydanına çıkan düşünmeye başlar. Üçü bir yerde, beşi bir yerde geceki durumu merak edip:

"Bu nasıl iştir?" diye, düşünürler; ama birbirlerine söyleyemezler. İçlerinde deli dedikleri biri varmış. Oradakilere:

-Ne düşünüyorsunuz? Benim gördüğümü hepiniz gördünüz. Bu adamın dini hak, kendisi de büyük adam. Herkes birbirine gece olanları anlatır. Bakarlar ki hepsi aynı şeyi görmüş. Deli, onlara der ki:

-Daha niye inatlaşıyoruz? Haydi gidelim. Bu adamın dini hak, buna uyalım. Kalkıp Selim Baba’yı konağa getirir, eline kapanırlar:

- Bize İslamiyet’i emret. Tarif et. Biz İslam olduk, sizin dininizi kabul ettik, derler.

Hep birden Kelime-i Şahadet getirirler. Selim Baba:

- Bu size nasip oldu. Her kula nasip olmaz. Bu kudret helvasıdır, der.

O kış İslamiyet’in emirlerini öğretir. Bahar olunca der ki:

- Siz bu bölgeyi terk edin. Her biriniz bir beldeye gidin. İslamiyet adına faaliyetlerinizi sürdürün.

İşte bu görev üstüne, o bahar, Ermenilerin hepsi bu beldeden ayrılır, her biri bir tarafa gider. Köye dönen olmaz. Selim Baba da kalkıp bir Türk köyüne gider.

Hımırgı Köyü, Çayırköprü Köyünün yukarısındaki Hımırgı Deresinin üstünde harabe haldedir. Bu köyde o günden bugüne kimse oturmaz.